(tr) DAF, Meydan #49 - "Sosyal Devlet"in Çöküşü: Adaletin ve Özgürlüğün Karşısında Macron - Romain Dubier

a-infos-tr at ainfos.ca a-infos-tr at ainfos.ca
17 Mayıs 2019 Cum 08:23:36 CEST


2006'dan beri Fransa'nın deneyimlediği en büyük toplumsal hareketle karşı karşıya kalan 
Macron Paris'teki birçok kamu binasını koruması için orduyu gönderdi. Böylece altı aydır 
her hafta Sarı Yelekliler ve Kara Blok'la girdiği çatışmalarda "yıpranan" polisi ve 
jandarmayı rahatlatmayı amaçlıyor. Kolluk kuvvetleri, politikacılar ve köşe yazarları 
televizyon ve radyoda günlerdir askeri bir dilden konuşuyorlar. "Askerlere vur izni 
verilecek" dedi birisi, "insanlar ölebilir" diye ekledi bir başkası. Ezen sınıfların 
temsilcileri savaşın retoriğini yaymaya başladı. ---- Devlet ağzıyla konuşacaksak 
"yabancı" bir orduya ya da "terörist" bir örgüte karşı verilen bir savaş değil bu 
iktidarın ezilenlere karşı, sözde kendi insanlarına karşı savaşı. Sürecin başından beri 
çeşitli imalı sözlerle Sarı Yelekliler'i ve burjuva dükkanlarını, restoranlarını yakmaya 
cesaret edenleri "iç düşman" olarak adlandırdılar.

Fransa devletinin kendi düzenini sağlamak için orduyu çağırması en son 1948'de yaşanmıştı. 
O yıl yükselen işçi hareketiyle toplumsallaşan grevler Fransa'yı sarsmıştı. Dönemin 
sosyalist içişleri bakanı, madencileri işlerinin başına dönmeye zorlamak için askerleri 
yollamıştı. O zamandan beri, kolonyal savaşlar dönemi hariç, ordu hiçbir zaman polis 
operasyonu yürütmemişti.

Sınıf Mücadelesini Sözde Refah Devletiyle Yatıştırmak

2. Dünya Savaşı'nın ardından Paris, işçi ve patron temsilcilerinin katıldığı birleşme 
görüşmeleri etrafında örgütlenen güçlü bir refah devleti inşasını başlatarak varlığını 
sürdüren ekonomik adaletsizliklere karşı sınıf mücadelesini yatıştırmaya çalıştı. Patron 
ve işçi ilişkileri, her iki tarafın katkıda bulunduğu bu "toplumsal güvenliği" tartışmak 
ve yönetmekle sınırlandırıldı. Sınıf mücadelesi tamamen ortadan kaybolmadıysa da yeni 
doğan "Sosyal Devlet" geniş ölçüde kabul gördü.

Bunun sonucu olarak korunması gereken düzen, sadece tek bir sınıfın düzeni olmaktan çıktı. 
"İç düşman" ortadan kayboldu. Fransız Çevik Polisi CRS, 1944'te askerlerin yerine 
kullanılmak için oluşturuldu. O zamandan beri düzeni sağlamak için ordu hiç çağrılmamıştı. 
Polis, askeri teçhizatla donatılmıştı ve yüksek oranda şiddet kullanarak baskıyı 
artırıyordu ama askerler kışlalarından hiç çıkmadı. Değişen hükümetler, uyuşmazlıkları 
sandıkta ve toplumsal müzakerelerle çözmeye devam etti.

İşler her zaman böyle "yolunda" gitmiyordu tabii. 1795'te Robespierre'in düşüşünden beri, 
öyle ya da böyle burjuvazinin yönetimdeydi ve zaman zaman çıkan ayaklanmaları ezmesi için 
orduya güveniyordu. 1871'de muhafazakar iktidarlar orduyu Paris Komünü'nün bastırılması 
için kullandı, binlerce komünar katledildi. Söylentilere göre katliamın sona ermesinin 
nedeni kanalizasyonun daha fazla insanın kanını kaldıramaması olmuştu.

1870'lerde Cumhuriyet bunun son olduğu ilan etse de, devlet birçok kez grevleri ve 
toplumsal hareketleri bastırmak için askerleri harekete geçirdi. 1906'da merkeziyetçi bir 
burjuva olan İçişleri Bakanı George Clemenceau, 1099 işçiyi katleden Avrupa'da meydana 
gelmiş en büyük maden katliamını yönetti. Courrière madencilerini işbaşı yapmaya zorlamak 
için 20.000 asker gönderdi. Bu kuralın bir istisnası 1907'de gerçekleşti. 17E hattındaki 
askerlerin Fransa'nın güneybatısında köylülere ateş etmeyi reddetmesi ve köylülere 
katılması özgürlük mücadelesinin bir sembolü haline gelmiştir.

Ne zaman ki askerler, işçiler ve köylüler I. Dünya Savaşı'nda aynı siperlerde beraber 
savaştılar, bu yan yana gelişin yarattığı risk nedeniyle düzeni sağlaması için orduya 
başvurmak zorlaşmaya başladı. 1936 Devrimi ve toplumsallaşmış genel grevin ardından alınan 
çeşitli kazanımlara rağmen 1944'e gelindiğinde Fransa hala pek çok yönden "geri kalmış" 
bir ülkeydi.

1940'larda "Sosyal Devlet"in inşası, toplumsal şiddetin ve polis baskısının bittiği 
anlamına gelmiyordu tabii ki. Fakat bütün sınıflara ait bir devlet kavramı iç düşman 
kavramını etkisiz hale getirdi. Ordu, toplumsal mücadelelerde hakem olamazdı çünkü bu 
durum varlığını borçlu olduğu devletin yok olması riskini taşıyordu. Bu yüzden düzeni 
koruma işi 60 yıldır "askersizleştirilmişti".

İsyan Eden "Halk" mı Yoksa "Vahşi Kitleler" miyiz?

1871'de Komün'ün bastırılmasını planlayan Adolphe Thiers, 1850'lerde devleti destekleyen 
iyi "halk" ve "sarayları ve heykelleri yakan, Paris'e saldırıp kan dökenler" ayrımını 
yapıyordu. Bir yanda devlete teslim edilmiş bir "halk", diğer yanda etkisiz hale 
getirilmesi gereken "vahşi bir kitle". Yabancı bir istilacı gibi zaptedilmesi gereken bir 
düşman, barbar. Onu kontrol etmek ordunun işiydi.

Polis eylemcilerle çatışırken Macron'un bazı kamu binalarını koruması için orduyu 
göndermesi, bu mantalitenin geri döndüğünü ve "Sosyal Devlet"in başarısızlığını gösteriyor.

Macron seçildiğinden beri özelleştirmeyle, toplumsal yaşamı zayıflatmakla, emekli 
maaşlarını azaltmakla, tren hatlarını kapatmakla, kamu harcamalarını kısmakla ve kamu 
hizmetlerini azaltmakla meşgul. Kuşkusuz bunları başlatan Macron değildi. Ondan önceki 
Nicolas Sarkozy ve François Hollande'ın ikisi de canavarın derisini yüzmeye başlamıştı 
zaten. Fakat "Sosyal Devlet"in mezarını kazan Macron oldu.

Devlet ezelden beridir sadece tek bir sınıfa hizmet ediyor. Macron'un neo-liberal 
politikaları, sınıf mücadelesinin yeniden güçlenmesini sağladı. Yeni ezenler; onların 
"halkına" karşı "düşmanlar" olarak karakterize edilen muhalefet arasındaki, yeni toplumsal 
mücadelelerin yolunu açtı.

Eğer Sarı Yelekliler hareketinden öğrenilecek bir şey varsa o da toplumun kendini 
örgütlemesi için hiçbir parti ya da iktidarlı yapıya ihtiyacı olmadığıdır. Bu ayaklanma, 
halkın yönetim sürecine katılma isteğini göstermesiyle, temsiliyet konusunda devletin 
sorunlar yaşamasına yol açtı. Sokağa çıkanların iş yerlerindeki sömürüye ve iktidarların 
devletin olabileceğini düşündükleri şekliyle yok olmasına ilişkin talepleri vardı.

Hükümetin bu taleplerin hiçbirine hiçbir cevap vermemesi, ideolojisinin çöktüğü gerçeğini 
gösteriyor. Devlet iktidarlara aittir, onlara hizmet eder ve sistemlerini sürdürmek için 
ezilen sınıfların örgütlenmesini engellemeye çalışır.

Devletin sınıfların işbirliği ile örgütlenip herkese hizmet edebileceğine inanmak bir 
illüzyondan ibarettir. İktidarlar yeterince güçlendikleri anda ya da muhalefet yeterince 
zayıfladığı anda kendi gücünü yeniden geri alır. Kolluk kuvvetlerinin yani ordunun ve 
polisin şiddetiyle karşılaştığımızda, Elysée Reclus'nün 1905'te yazdığı gibi; "taviz 
vermeyeceğiz".

"Ya adalet insanlığın idealidir ve bu durumda onu herkes için isteriz ya da sadece iktidar 
toplumları yönetir, o zaman düşmanlarımıza karşı güç kullanırız. Ya eşitlerin özgürlüğü ya 
da kısasa kısas."

Bu yazı Meydan Gazetesi'nin 49. sayısında yayınlanmıştır.

Çeviri: Özgür Oktay

https://meydan.org/gundem/2019/04/sosyal-devletin-cokusu-adaletin-ve-ozgurlugun-karsisinda-macron-romain-dubier/


A-infos-tr mesaj listesiyle ilgili daha fazla bilgi