(tr) DAF, Meydan #44 - Lacan'dan Zizek'e Cinsel Olan Politik midir?

a-infos-tr at ainfos.ca a-infos-tr at ainfos.ca
Wed Mar 28 07:19:01 CEST 2018


"Kadın kurtuluş hareketi, kadınların tek tek, kendi hayatlarında yaşadıkları, acısını 
çekmekle birlikte ‘kişisel sorunlar' olarak gördükleri ezilmişliği ortaya çıkardı; 
herhalde hareketin en büyük başarısı bu ‘kişisel' sorunların gerçekte bir siyasal mücadele 
konusu olduğunu gösterebilmesiydi. ‘Kişisel olan politiktir' sloganı, tam da bunu anlatır. 
Acıyı, korkuyu ve öfkeyi siyasete dönüştürebilmeyi..." Aksu Bora'nın ifade ettiği gibi, 
‘kişisel olan politiktir' kadın mücadelesinin en önemli sloganlarından birisidir. ---- Bu 
aynı zamanda, politik olanın sınırlarını anlamak açısından da önemlidir. Yaşam içerisinde 
"politika"dan bağımsız gibi duran, ama aslında politikayla iç içe olan bireysel (ve 
dolayısıyla toplumsal) durumları, işleyişleri ortaya koyabilmek adına önemlidir. Özellikle 
‘60 dönemi sonrasında, iktidarın doğrudan bireye yönelik hamlelerini anlamak açısından 
birçok özgürlükçü hareketin mottosudur.

Geçtiğimiz ayın başında çıkan, Slavoj Zİzek'in Cinsel Olan Politik midir? kitabı, 
mevzubahis sözün farklı bir veçhesiyle ilgili önemli bir tartışmayı bu topraklara 
kazandırdı. Zizek'in metni, özellikle kadın mücadelesi ve LGBTİ+ mücadelesine eleştirel 
yaklaşan marksist kesimlerce büyük ilgiyle karşılandı. Nedeni basit; kitabın İngilizcesi 
zaten vermek niyetinde olduğu mesajı, Türkçe basımında utangaçlıkla verememiş. "The sex is 
(not) political!" dememiş.

Lacan'ın "Cinsel ilişki yoktur." ve "Kadın yoktur" önermelerinden yola çıkan Zizek, 
günümüz cins mücadelelerine yönelik bir politik anlamlandırma yolu seçmiş. Cins 
mücadeleleri de dahil olmak üzere, "sınıf mücadelesinden ayrı her mücadelenin" 
liberalizmin belirleyiciliğinden kurtulamayacağının ısrarla belirtmiş, psikanaliz 
nedenlendirmelerle iddiasını temellendirmeye çalışmış.

Tartışmada çok gündem olmayan önemli bir ayrıntıyı konuşmak, bugün her zamankinden yakıcı 
bir gerçekliği belirginleştirecek ve "politik olanın sınırlarını" yeniden düşünmemize 
olanak verecektir.

"Anaakım medyamızda kadınlara karşı şiddetten yaygın bir şekilde söz edilmesi, acaba 
gerçek hayatta bu şiddetin arttığının bir göstergesi mi, yoksa önceleri normal bir halin 
parçası olarak düşündüğümüz şeyi, gelişen feminist farkındalıktan ötürü artık şiddet 
olarak nitelendiren daha yüksek elit standartlara başvurduğumuz için mi bu şiddet daha 
görünür hale geldi?" meslektaşı Jacqueline Rose'dan alıntıladığı bu sorunun yeri, Zizek'in 
içinde bulunduğumuz süreci anlamlandırmasında önemli. Kadına yönelik farklı biçimlerdeki 
şiddetin yeni bir olgu olmadığı aşikar. Ancak bu şiddetin artmadığını söylemek, özellikle 
bu tespitleri yapanların tüm örnekleri yaşadıkları coğrafyalar üzerinden düşündüğünün 
göstergesi.

Biraz daha zorluyor Zizek, cinsel saldırı ve şiddetin (hatta ırkçılığın), "azınlıkların, 
kadınların ve geylerin ikinci sınıf insan olmadığını fark etmemizden önce", yazılan ve 
çizilenleri (belki de yapılanları) değerlendirmemizde bir unsur oluşturamayacağına kanaat 
getiriyor. Çünkü bunların hepsini 1960 sonrasında "icat ettiğimiz postmodern" bakış 
açılarıyla değerlendiririz. Ancak, bu tarz iktidarlı ilişkiler modern olgular olmaktan 
öte, daha derin tarihsel köklere sahip, siyaseti, toplumsalı ve ekonomiyi şekillendiren 
ilişkilerdir.

Sözü uzatmıyor Zizek, "şiddet ve nefret her yerde, hayatın içinde" diyor. Dolayısıyla, 
bundan uzak durmaya bunları üretmemeye yönelik her çaba, hayatın gerçekliğinden uzak 
durmaya çalışmaktır diyor, bunun bizi her şeye şiddet, her şeye nefret demeye iteceğini 
vurguluyor. Bu çaba, liberalizmin çelişkisizliğinin hüküm sürdüğü bir dünyanın çabasıdır 
diyor.

Cinsel şiddetin, saldırının, erkek egemen kültürün ne olduğunu, hayatın neresinde 
durduğunu her gün deneyimleyen bir coğrafyanın kadınları olarak, bu "muhteşem söylem" 
yaşadığımızı anlamlandırmakta çok önemli! Kadına yönelik şiddeti ve nefreti adlandırmak, 
sadece bir tespit için gerekli değil; bu durumların yeniden üretilmesine engel olmak için 
de önemlidir. Şiddeti, tahakkümü ve iktidarlı ilişkileri normalleştirmeye yönelik bu tarz 
bir tutum, liberalizm karşıtı bir tutum değildir. Anti-kapitalist nedenlendirmelerle, 
başka tahakküm ilişkileri görmezden gelinemez, çünkü iktidar ekonomik biçimiyle de, cinsel 
biçimiyle de, toplumsal biçimiyle de bütüncül hareket eder. Neyin ne olduğunu 
anlamlandırmak, karşısında mücadele edilecek şeyi belirginleştirmek için önemlidir.

"Cinsel şiddeti gerçekten kavrayabilmek için kişinin o şiddetten ötürü şok geçirmesi, 
hatta travmatize olması gerekir. Bizi bir şeye karşı aşılayan şey bizzat o şeyin 
hissedilmesidir." derken bir şeyi es geçiyor Zizek. Empati...

Bugün, Zizek'in yaşadığı ve kitabında örneklerle süslediği Batılı özgürlükçü liberalizmin 
hükmünün sonuna gelinmiştir. Sadece yaşadığımız coğrafyada değil, her yerde otoriter bir 
gerçeklikle karşı karşıyayız. Farklı yerlerde, farklı şekillerde maruz kaldığımız erk 
şiddeti, tahakkümü, yok saymayı anlamak için Zizekvari bir senaryoya ihtiyacımız yok. 
Erkek siyasetin, erkek ekonominin, erkek kültürün içinde yaşamak en büyük travmadır. Bu 
travmayı her gün yaşayan kadınlar olarak, politik olanın ne olduğunu iyi biliyoruz. Bu bir 
varoluş mücadelesi, Zizek'in hocası Lacan'a inat;"Kadın Vardır!"

Melis Sönmez

Bu yazı Meydan Gazetesi'nin 44. sayısında yayınlanmıştır.

http://meydangazetesi.org/gundem/2018/03/lacandan-zizeke-cinsel-olan-politik-midir/


More information about the A-infos-tr mailing list