(tr) DAF, Meydan #43 - Anarşist Ekonomi Tartışmaları (27): Kapitalizm: Sabotaj Yoluyla Büyüme - 2

a-infos-tr at ainfos.ca a-infos-tr at ainfos.ca
Tue Mar 13 06:43:25 CET 2018


Anarşist Ekonomi Tartışmaları yazı dizimize, önceki sayılarda ilk üç bölümünü aktardığımız 
ve kapitalizmin büyüme yanılsamasını inceleyen makale ile devam ediyoruz. Makalenin yine 
kısaltarak alıntıladığımız 4-8. bölümleri, genel olarak iktidar odaklı yapıların ve 
hiyerarşinin sosyoekonomik özelliklerini inceliyor. Bu bölümler, büyük ve ekonomik olarak 
gelişmiş toplumların zorunlu olarak hiyerarşik olacağı iddiası gibi, egemen devletçi 
düşünce akımlarının yarattığı mitleri parçalaması açısından önemli bir okuma olarak 
karşımıza çıkıyor. ---- İktidar dürtüsü, tarih boyunca bütün sözde uygar toplumlara 
yayıldı. Kapitalizm bu açıdan sadece maliyeti yükseltti. Son iki yüzyılda, toplumsal 
üretim ve enerji ölçütleriyle öncekilerin hepsinin toplamını aşan yeni bir mega-makine 
yarattı. Ve bize göre, bu süreci yönlendiren şey, daha hızlı bir enerji dönüşümü ya da 
daha yüksek bir "yaşam standardı" değil, iktidarın kendisinin güçlenmesinden ibarettir.

Sermayeleşen iktidarı güçlendirmek demek, direnci yenmek demektir. Dağınık halde bulunan 
nüfusların fiziksel olarak veya sanal olarak yoğunlaşmasını ve kontrol edilen bir sosyal 
şebekeye kurumsal olarak kilitlenmesini gerektirir ve bu dönüşüm çoğu zaman taban 
tarafından yönlendirilmez. Köylüler kent kitleleri olmaya gönüllü olmazlar ve kent 
kitleleri kapitalist hiyerarşide bir düğüm noktası haline gelmeye can atmazlar.

Yerlerinden kovulmaları ve tuzağa düşürülmeleri, özendirilmeleri ve koşullandırmaları, 
tehdit edilmeleri ve zorlanmaları gerekir. Dahası, bir kez kurumsal hale geldikten sonra, 
örgütlü iktidarın dayatmaları kendi kendini yenileme eğilimindedir. Bir yandan, 
iktidarlarını uygulayanlar bunu yapmayı bırakamazlar: Gılgamış gibi ölüm korkusunun 
pençesinde, her ne pahasına olursa olsun iktidarını sürdürmeye mecbur olurlar ve 
üzerlerinde Hobbes'un laneti, karşı güç tehdidi olduğu için bir an bile duramazlar -aksi 
halde iktidara aç diğer hükümdarlara av oluverirler.

Hiyerarşi

Hiyerarşinin rolünü anlayan ilk modern düşünürlerden biri, Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev 
eseriyle Estienne de La Boetie idi. Bilinenin aksine, der La Boetie, zorbanın iktidarının 
temeli, en azından doğrudan şekliyle, zor kullanmak değildir: "Tirana destek olan ve tüm 
ülkeyi kulluk altında tutan hep dört ya da beş kişidir. Bu altı kişi şeflerini o kadar 
başarıyla idare eder ki, o yalnızca kendi kötülüklerinden değil, hepsinin yaptıklarından 
sorumlu tutulur. Bu altı kişinin de çıkar sağladıkları altı yüz kişisi vardır. Altı kişi 
tiranla birlikte ne yapıyorsa, bu altı yüz kişi de altı kişiyle aynısını yapar. Bu altı 
yüz kişi himayesinde altı bin kişi tutar; bunlara rütbe verilir, bölge amiri ya da mali 
idareci olarak atanırlar. Gerektiğinde emirlerini yerine getirerek aç gözlülüğün ve 
zalimliğin araçları olurlar. O kadar çok zarar verirler ki altı yüzün himayesi olmadan ne 
hayatta kalabilir, ne de yasadan ve cezadan kaçabilirler. Bütün bunların sonucu gerçekten 
ölümcüldür. Ve bu karmakarışık çileyi çözmek isteyen kimse, altı bin değil yüz bin, hatta 
milyonların tirana bu iple bağlı olduklarını görür."

Hiyerarşinin en önemli özelliklerinden biri, son derece modüler olabilmesi, bu nedenle 
kolayca disipline edilebilmesi ve hızlıca yeniden kurulabilmesidir. Malcolm Bosse'un The 
Warlord'u, standartlaştırılmış ve tamamen otomatikleştirilmiş bir savaş makinesi olan on 
üçüncü yüzyıl Moğol ordusunun üstünlüğünü tasvir ederken, enerji ile hiyerarşik güç 
arasındaki iki yönlü ilişkinin özüne işaret eder.

Kooperatif İş Birliği

İlginç bir karşı örnek ise, Xenophon'un Anabasis ya da On Binlerin Yürüyüşü'nde sunulur. 
Çok daha büyük bir ordu ile çevrili, tedarikten yoksun ve onlara ne yapacağını söyleyen 
komutanları olmayan on binler, ölüme mahkum görünüyordu. Ancak mucizevi bir şekilde talihi 
yenmeyi başardılar. Yunanistan'a geri dönmek için savaşarak uzun bir geri çekilme 
başlattılar ve sonunda nispeten az kayıpla eve ulaştılar.

Xenophon'un doğrudan deneyimleyip anlattığına göre başarılarının sırrı, ordularını yeniden 
organize ederken, geri çekilmeyi planlarken ve planlarını gerçekleştirirken aldıkları 
tutumdur.

Onların yeniliği, ikinci bir örgütsel boyut getirmekti. Pers ordusunun yapısı, itaatkâr 
dişlilerin tek boyutlu bir hiyerarşisi iken, Yunan askerler iki boyutlu bir hareket tarzı 
geliştirdiler. Çatışmada hiyerarşik davrandılar. Fakat strateji kurarken "yürüyen bir 
demokrasi... Müzakere edip eyleyen; Asya'nın ortasına sürüklenmiş bir Atina simgesi" 
gibiydiler.

Demokratik dürtü askerlerin kendilerinden geldi. Yağmanın cazibesiyle lekelenmesine 
rağmen, gevşek de olsa hala, Yunanistan'ın demos-kratia etiğini -toplumun doğrudan kendi 
üyeleri tarafından yönetilmesi gerektiği fikrini- taşıyorlardı. Demokratik etik, onları 
kişisel olarak sorumluluğu üstlenmeye ve özerk varlıklar olarak kooperatif iş birliğine 
zorlamıştır; bu da onları tek başlarına daha iyi askerler yapmakla kalmamış, aynı zamanda 
çevrelerindeki köle temelli imparatorluk ordularına kıyasla daha etkili bir savaş gücü 
yapmıştır.

Şüphesiz, bu sadece bir karşı örnektir. Fakat değerlidir çünkü genel bir ilkeyi gösterir: 
Özerk iş birliği, tabiatı gereği hiyerarşik yönetime göre daha esnektir. Anabasis'in 
gösterdiği gibi, özerk olarak örgütlenmiş gruplar gerekli görürlerse hiyerarşiye 
başvurabilirler ama hiyerarşik gruplar aniden özerk olamazlar.

Özerk iş birliği, insan girişimlerinin en yıkıcı olanında bile etkinliği artırabiliyorsa, 
yaratıcı örgütler ve kurumlarda neler yapabilir?

Liberal ekonomi politik, özellikle de neo-klasik dogması hem hiyerarşiyi hem de iş 
birliğini kötüler; ilkini Fransız ihtilali öncesi rejiminin kalıntısı olarak, ikincisini 
ise bir sosyalist tehlike olarak görür ve her ikisini de ahlaksız, adaletsiz ve son 
tahlilde verimsiz olarak görür. Liberallere göre en iyi düzenleyici mekanizma herkesin 
herkese karşı olduğu, Hobbes'cu bir ekonomik savaş, tam rekabettir. Bu zalim kozmosta 
uygun olan yaşar ve uygunsuzluklar yok olur. Ve o dünyada uygun olmak demek üretken ve 
verimli olmak demek olduğu için, görünmez el (arz ve talep) aracılığıyla yürütülen, sonu 
gelmeyen bir ekonomik savaş, mümkün olan en iyi dünyayı garanti eder.

Yirminci yüzyılın başında kapitalizmin küresel krizi, komünizm ve faşizm hepsi aynı anda 
yükselirken, daha geniş çapta Kartezyen-Newtoncu dünya görüşüne itirazlar karşısında bu 
resmi tutuculuk yumuşamaya başladı.

İtirazlar birçok farklı alandan geldi. Kuantum mekaniği, dikkati ayrı nesnelerden sadece 
bağlantılara kaydırarak "nesnelliğin" anlamını ve gözlemcinin gözlenenden ayrı tutulmasını 
sorguladı. Gestalt psikanalizi algının bütünleyici ve indirgenemez niteliğine odaklandı ve 
biyoloji, canlı dünyayı ve çevresini anlama kabiliyetimizi sorgulayarak, onun yalnızca 
aşağıdan yukarı değil, aynı zamanda yukarıdan aşağı, "ortaya çıkan" özelliklerin 
bileşenlerinin toplamını aştığı karmaşık bir sistem olarak düşünüldüğü biyosfer kavramını 
keşfetmeye başladı.

Bu itirazların hepsi canlı sistemleri destekleyen kooperatif unsurlara vurgu yapıyordu. 
Düzen yaratmak için enerji gereklidir. Ancak enerjinin yakalanması kendi başına bize 
dönüşümün etkinliği ya da düzen oluşturma kabiliyeti hakkında, hele de yol açtığı düzenin 
özellikleri hakkında pek bir şey söylemez. Bunlar için, fizikçi-filozof David Bohm'un 
oluşturucu düzen dediği şeyi anlamamız gerekir. Konumuz bağlamında, enerjinin kullanımını 
yönlendiren bu özel "algoritmayı" belirleyen en kritik unsurun, bir tarafta iktidar ve 
çatışma, diğer tarafta iş birliği ve ortak yaşamanın birbirlerine karşılıklı tepki verme 
biçimleri olduğunu düşünüyoruz.

Verimlilik

Stratejik sabotajın temel dayanaklarından biri, iktidarı uygulamak için toplumsal 
verimliliği baltalamasıdır. Toplumsal verimlilik enerji yakalamakla aynı şey değilse de, 
temel mantığı aynıdır. Stephen Marglin'in çığır açan çalışmasına göre, yöneticiler sürekli 
ve rutin olarak yönetilenlerin verimliliğini zayıflatırlar. Romalılar köleleri tuğla ve 
seramik "fabrikalarına" koyduğu zaman, Avrupalı feodal lordlar el değirmenlerini 
yasaklayıp su değirmenini dayattığı zaman, iç savaş sonrası Amerikalı toprak sahipleri 
küçük çiftçiyi kredili bir sistem olan ortakçılığa zorladığı zaman ve Stalin, Sovyet 
tarımını kolektifleştirdiği zaman... Bu örneklerdeki yöneticilerin amaçları, verimliliği 
düşürmek pahasına da olsa, "uyruklarını" daha kolay yönetilebilir kılmaktı. Ve aynı iddia, 
kapitalist üretimin ortaya çıkışı için de geçerlidir. Marglin'e göre, İngiliz 
kapitalistler açıkça yetersiz madencilik tekniklerini korudular, makinelerin icadından çok 
daha önce faktör sistemini getirdiler ve özellikle de yok etmeye çalıştıkları verimli emek 
kooperatiflerine kıyasla teknik açıdan verimsiz olan ayrıntılı iş bölümü üzerinde ısrar 
ettiler. O zamandan bu yana çok şey değişmedi.

Kapitalizmde kapasite-altı kullanım -ister üretimle ölçülsün, ister enerjiyle- resmi 
istatistiklerde görülmez. Peki neden? Çünkü genelde %70-90 arasında değişen kapitalist 
kapasite kullanım ölçüleri mutlak bir maksimuma göre değil, kapitalistlerin kâr açısından 
uygun gördüğü çok daha düşük bir düzeye göre ölçülür. Bu yerleşik tutarsızlığı işaret eden 
ilk yazarlardan biri olan Thorstein Veblen'e göre, eğer üretimi kapitalist maksimumla 
değil, "teknolojik" olanıyla karşılaştırsaydık, kullanım oranları yüzde 25'te kalırdı. 
Gerçekten de, son zamanlarda askeri üretim gibi bazı sektörlerde yapılan tahminlerde bu 
oran sadece yüzde 10'dur.

Peki neden yapay kapitalist ölçümlerden vazgeçip, mevcut teknolojinin sınırladığı gerçek 
kapasiteyi tahmin etmiyoruz? Sebep, söz konusu bütün bir toplum olduğunda, bu gerçek 
kapasitenin bilinememesi olabilir. Bir toplumun enerjiyi yakalama kabiliyeti, örgütlenme 
biçimine bağlı olduğu için maksimum kapasitesini belirlemenin tek yolu, -en hiyerarşik 
kumanda biçiminden en özerk iş birliği formlarına kadar- olası tüm örgütsel biçimlerin 
seviyelerini sıralamak ve en yüksek yakalama oranını referans olarak kullanmaktır. Gerçi 
bu karşılaştırmayı yapmak, özellikle de yeterince büyük ölçekte, imkânsız değilse bile 
zordur. Peki neden? Çünkü kurumlar ve siyasetler iktidar uğruna iktidar tarafından 
yönlendirildiğinde, kooperatif girişimleri sistematik olarak yıldırmak, önlemek ve 
engellemek eğilimindedirler. Bu eğilim, girişimler özerk olduklarında daha fazladır, büyük 
olduklarında çok daha fazladır ve başarılı olurlarsa kesindir. Ve bu sistematik dışlanma 
nedeniyle yatay kooperatif örgütler ve siyasetler çok az ve uzakta oldukları için, 
gerçekten özerk olanları ise neredeyse yok olduğu için karşılaştırma yapılacak hiçbir 
temel bulamıyoruz.

Ancak yine de çarpıcı örnekler var. CERN (Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi) davasını 
ortaya koyan Knorr-Cetina ve Ulf Martin'den alıntılıyoruz. CERN dünyanın en büyük parçacık 
fiziği laboratuvarını -şimdiye kadar oluşturulmuş en güçlü enerji dönüştürücülerinden 
birini- işletiyor. Karmaşıklığı akıllara durgunluk verir: çok sayıda devletin iş birliğini 
içerir; tesisleri yüzlerce kurum tarafından kullanılmaktadır; çalışan 13.000'den fazla 
kişi, binlerce bilim insanı ve 10.000'den fazla ziyaretçi uzmandan oluşmaktadır. Rekor 
düzeyde enerji yakalamasına ve yüksek karmaşıklığına rağmen CERN örgütü oldukça yataydır.

CERN gibi teknik olarak en karmaşık faaliyetlerin sınırlı hiyerarşiyle ve görece iktidar 
olmadan koordine edilebildiği göz önüne alındığında, aynı şey teknik olarak daha basit ve 
karmaşıklığı çok daha az görevlerde neden yapılamasın?

Bu soruyu cevaplamak için, enerjinin hangi amaçla kullanıldığını incelemeliyiz. Hiyerarşik 
toplumlarda yakalanan enerjinin büyük bir kısmı maddi kazanç, geçim ve refah için 
ayrılmaz; hiyerarşik yapının sürdürülmesi ve pekiştirilmesi için kullanılır.

Direniş

Bize göre direniş iki biçim alır; iktidar-yerine-geçen direniş ve iktidar-karşıtı direniş. 
Birinci biçim iktidar mücadelesinin kendi içinde vardır ve bir oluşumun iktidar dayatma 
çabaları hemen her zaman karşısında aynı iktidarı dayatmak isteyen diğer oluşumları bulur. 
Örneğin kapitalizmde hükümetler, şirketler, sendikalar, dini aygıtlar, suç şebekeleri ve 
diğer bu tip örgütler sürekli olarak birbirlerinin iktidarı ile rekabete girerler ve bu da 
iktidarın her zaman direnişle karşılaştığı anlamına gelir.

İkinci direniş biçimi iktidar mücadelesinin dışındadır. Bir iktidar arayışından değil; 
tersine, iktidarın reddinden kaynaklanır -yani, hiyerarşiyi tamamen kaldırma ve yerine 
özerkliği ve iş birliğini koyma arzusu. Bu ikinci yönelim çoğunlukla görünmez, hiyerarşik 
iktidarın ölü yükünün altında kalmıştır, ama her zaman oradadır- çünkü olmasa, üzerinde 
egemen olunacak hiçbir şey olmazdı ve daha baştan iktidar olmazdı.

İktidar çoğunlukla örgütsel ve kurumsal hiyerarşiler yoluyla dayatılır ve iktidar arayışı 
sürekli olduğundan, hiyerarşilerini yaratma ve genişletme yönelimi de süreklidir. Bunların 
sonucu daimi ordular, örgütlü din, yasal sistem, çeşitli bürokrasiler, polis kuvvetleri, 
sürekli propaganda ve diğer alanlara özel bazı kurumların yanı sıra, hem toplumun fiziksel 
olarak sürdüren hem de hiyerarşik düzeni koruyan ve genişleten sayısız çift-amaçlı 
etkinlikler...

Dahası, iktidar hiyerarşilerinin oluşumu genelde "otokatalitik bir yayılım" ile kendini 
besler (Martin 2016). Dayatılan iktidar ve sabotajı ne kadar güçlü olursa, ona karşı 
direniş o kadar artar ve dolayısıyla bu direnişi kontrol altına alıp yenmek için daha da 
fazla hiyerarşi ve sabotaj gerekir. Bu otokatalitik yayılım sonucunda iktidar-odaklı 
toplumlar gittikçe daha "karmaşık" görünür. Ancak karmaşıklık öğrencilerinin çoğu, bu 
türetmeyi kabul etmez. Biyolojik-ekonomik perspektiften bakarak, genelde toplumsal 
"karmaşıklık" kavramını olumsuz değil olumlu olarak, toplumsal ölçeğin kaçınılmaz bir 
unsuru olarak düşünürler. Örneğin Tainter'a göre, toplum ve enerji kullanımı ne kadar 
büyük olursa, onu koordine etmek o kadar zor olur. Koordinasyon problemleri ne kadar büyük 
olursa, çözümleri o kadar zor ve karmaşık olur ve çözümler yerel, kısa vadeli düzeltmeler 
sağlasa da, genelde uzun vadede toplumu daha da karmaşık hale getirirler. Böylece yeni 
çözümlere ve dolayısıyla daha büyük karmaşıklığa ihtiyaç duyan başka sorunlar yaratırlar.

Ancak bizce karmaşıklık konusunda bu olumlu düşünme son derece yanıltıcı olabilir. Bize 
göre iktidar odaklı toplumlarda karmaşıklığın kaynağı, verimliliği artırma çabası değil; 
iktidarın çıkarları için verimliliği kontrol etme ve zayıflatma çabasıdır. O zaman, 
toplumsal karmaşıklık bir "problem çözme stratejisinden" çok sabotajla birlikte gelen ve 
onun etkisini arttıran bir araç olarak, kendiliğinden yayılan iktidar biçiminin doğasında 
bulunan olumsuz bir özellik olarak incelenmelidir.

Bize göre, iktidar odaklı karmaşıklıkların çoğu bilinçli olarak ortaya çıkmamış, başta 
birbirinden ayrı birçok stratejik sabotaj biçiminin birleşmesinden ortaya çıkmıştır. Gıda, 
tıp ve eğlence sektörlerinin küresel olarak giderek artan merkezileşmesi ve 
politikleşmesini ele alalım. Geçtiğimiz yarım asır boyunca bu süreçlerin kesişimi, ucuz 
çöp-gıda diyetinin dayatılması, ilaç tedavisinin kitlesel düzeyde aşırı kullanımı, pasif 
eğlence ve fiziksel eylemsizlik yoluyla nüfusun artan bir şekilde uyuşturulması ile 
sonuçlandı. Başta birbirinden ayrı stratejik sabotaj biçimlerinin nihai sonucu dünya 
çapında bir obezite salgını, diyabet, kalp hastalığı ve zihinsel hastalıklar oldu ve 
bunlar da gittikçe yayılarak enerji emen ve her biri "sorunu çözmeye" adanmış toplumsal, 
tıbbi ve yasal hiyerarşiler karmaşıklığına yol açtı. Burada da, ortaya çıkan karmaşıklık 
büyük ölçüde istemeden yapılmıştır, ancak bu karmaşıklığın hiyerarşik iktidarı desteklemek 
için oluşturulduğu ve sürdürüldüğü göz önüne alındığında, tanım gereği, emdiği enerjinin 
çoğu sonunda yaşamsal ihtiyaçlara ve refaha değil, stratejik sabotaja gider.

Son olarak, iktidar-odaklı karmaşıklığın çoğu büyük ihtimalle bilinçli oluşturulmamışsa 
da, bazıları açıkça önceden planlanmıştır. Örneğin, bilgisayar donanımı ve iletişim 
ağlarının engellerle dolu tasarımları kasten karmaşıktır; tıpkı yasal sistemin Kafkaesk 
unsurları ve modern muhasebe ve finansın çapraşık ve çoğu zaman anlaşılamayan labirentleri 
gibi. Bu kasıtlı karmaşıklıkla yakalanan enerji, refaha ve yaşamsal ihtiyaçlara çok az 
katkı yaparken hiyerarşik iktidara bol miktarda katkıda bulunur.

Shimshon Bichler ve Jonathan Nitzan, 2017

Çeviri: Özgür Oktay

ozoktay at meydangazetesi.org

Bu yazı Meydan Gazetesi'nin 43. sayısında yayınlanmıştır.

http://meydangazetesi.org/gundem/2018/02/anarsist-ekonomi-tartismalari-27-kapitalizm-sabotaj-yoluyla-buyume-2/


More information about the A-infos-tr mailing list