(tr) DAF, Meydan #43 - Tarih Öncesi Dönemin Efendisiz Kenti: Çatalhöyük - Güven Gökdere

a-infos-tr at ainfos.ca a-infos-tr at ainfos.ca
Sun Mar 11 09:10:15 CET 2018


MÖ. 7000'li yıllara tarihlenen, yaklaşık 10.000 kişilik bir nüfusa sahip, ekonomik ve 
sosyal örgütlenmesinin gelişmişliği ile bulunduğu dönemin metropolü konumunda olan ve 
bizlere anarşist bir dünyanın şimdiden mümkün olduğunu gösteren bir kent... ---- 
Çatalhöyük, M.Ö. 7000'li yıllara tarihlenen, Konya ilinin  ilçesinde bulunan tarih öncesi 
bir yerleşim alanıdır. İngiliz arkeolog James Mellaart, bölgede yapılan yüzey 
araştırmaları esnasında höyüğü keşfetmiş, 1958-1963 yılları arasında ekibi ile birlikte 
Çatalhöyük'te kazı çalışması yapmıştır. Ancak Mellaart'ın kazı alanındaki buluntular 
hakkında ilgili bakanlığa bilgi vermeyi reddetmesi sonucu kazı çalışmaları bakanlıkça 
durdurulmuş ve 1965 yılında başka bir isme devredilmiştir. Kazı çalışmasının ikinci 
etabında yeni kazı başkanının görevi Mellaart'a bırakıp ayrılması üzerine, Mellaart 
çalışmadan uzaklaştırılmış ve sınır dışı edilmiştir.

Uzun süre herhangi bir çalışmanın yapılmadığı yerleşim alanında, 1993 yılında bir başka 
İngiliz arkeolog Ian Hodder'ın başkanlığında, çeşitli coğrafyalardan arkeologların 
katılımıyla bir kazı süreci başlatılmıştır. Planlar çerçevesinde 2018 yazı son kazı sezonu 
olarak saptanmış olsa da Hodder çalışmaların devam edebilmesi adına uğraş vermektedir.

Peki Çatalhöyük bize ne anlatıyor? Bizler açısından önemi ne? Bu yazımızda bu soruların 
cevabını bulmaya çalışacağız.

Karşılıklı Yardımlaşma

İktidarların tarihsel süreç içerisinde her dönemde çizdiği bir insan modeli vardır. Bu 
insan bencil, çıkarcı ve faydacıdır. Yaşamın her alanında salt ben merkezli hareket eder, 
çıkarları doğrultusunda pozisyonlar alır ve diğer insanlarla, onların kendisine 
sağlayabileceği fayda ölçüsünde ilişki kurar. İktidarlar bu insan modeline muhtaçtır. 
İnsanın bu tarz bir canlı olduğu yönünde "kitlelere" her türlü kanaldan propaganda yapmak 
ve "kitleleri" insan doğası üzerine bu fikirlere inandırmak durumundadır. Zira 
varlıklarının meşruiyetlerini bu zemine dayandırırlar. İnsan doğasının diğer yönünün 
keşfedilmesi onlar açısından yıkımın başlangıcı sayılacaktır. Çünkü "kitlelerin" insan 
doğasına yönelik farklı bir bakış açısı yakalamaları, insanın aslında iktidarların 
anlattığı tarzda bir canlı olmadığı bilinirse, sömürüye, baskıya, zulme karşı dayanışma 
gösterilecek ve insanlığın üzerinde ağır bir yük olan devletlerin varlığı son bulacaktır.

Biz anarşistler, bencil, çıkarcı insan modelinin karşısında doğal olanın dayanışmacı insan 
olduğunu biliyoruz. Darwin'in çarpıtılan fikirleri ile ortaya atılan salt karşılıklı 
mücadeleye dayanan evrimsel anlayışa karşı çıkıyoruz. Bu anlayışa karşı Kropotkin ise 
Sibirya'daki gözlemleri üzerinden yola çıkarak yazdığı "Karşılıklı Yardımlaşma: Evrimin 
Bir Faktörü" adlı eserinde tür içi dayanışmanın evrimsel sürecin farklı bir yönü olduğunu 
açıklamıştır.

Kropotkin kitabın bir bölümünde şöyle der: «Topluluk halinde yaşam, en zayıf böcekleri, en 
zayıf kuşları ve en zayıf memelileri, en korkunç etoburlara ve avcı kuşlara karşı mücadele 
edebilecek ve korunabilecek hale getirmektedir; çok zayıf bir doğum oranına rağmen bazı 
türlerin varlığını sürdürmesini sağlayan şey iş birliğidir."

"Adalet duyguları sürü halinde yaşayan tüm hayvanlarda gelişmiştir. Kırlangıçlar ve 
turnalar ne kadar uzak mesafeden gelirlerse gelsinler, her biri bir önceki yıl inşa ettiği 
ya da onardığı yuvaya geri döner. Eğer tembel bir serçe, bir arkadaşının yapmakta olduğu 
yuvayı sahiplenirse, hatta oradan birkaç saman çöpü kaçırmaya çalışırsa, serçe grubu 
tembel olana müdahale eder: ve açıktır ki, bu müdahale kural olmasaydı, kuşlar, hep 
yaptıkları gibi, yuva kurmak için asla bir araya gelmezlerdi."

Bu alıntılarda da görüldüğü gibi Kropotkin kitabın genelinde topluluk halinde yaşayan 
canlıların doğalarında karşılıklı yardımlaşmanın önemli bir yer tuttuğunu ve bu türlerin 
karşılıklı yardımlaşma dürtüleri sayesinde daha ileriye doğru evrimsel bir süreç 
geçirdiğinden bahseder. İnsanın da topluluk halinde yaşayan bir canlı olduğu gözden 
kaçırılmaz ise aslında iktidarların ortaya koyduğu "doğal durumda herkesin birbirini 
parçaladığı" bir toplumsal yapı aslında hayali bir yapı olarak tanımlanabilir.

Bizler, ilksel kabileler üzerine yapılan antropolojik çalışmalar olsun, Çatalhöyük benzeri 
arkeolojik hareketler neticesinde ortaya çıkartılan örnekler üzerinden olsun, bizlere 
unutturulmaya çalışılan dayanışmacı insanı hatırlatmaya gayret ediyoruz.

Efendisiz ve Dayanışmacı Bir Toplum: Çatalhöyük

Peki varlığını hatırlatmaya çalıştığımız o insan hakkında Çatalhöyük'ten neler öğrenebiliriz?

Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi MÖ. 7000'lere -yani günümüzden 9000 yıl öncesine- 
tarihlenen Çatalhöyük, bulunduğu dönemin metropolü konumunda. Keşfi ile birlikte bilim 
çevrelerinde büyük yankı uyandıran kent, Yakındoğu çıkışlı bir şehirleşme teorisinin 
tekrar düşünülmesi ve hatta rafa kaldırılması gerektiğini ortaya çıkarmıştır. Ekonomik ve 
sosyal örgütlenmesi dönem koşullarına göre üst düzeyde olup, sanatsal damarı gayet güçlü 
bir konumdadır. Herhangi bir savaş izine rastlanmaması, bin küsur yıllık bir yerleşim 
sürecinin barışçıl koşulların ağırlığında geçtiğini bizlere göstermektedir. Bu genel 
söylemde bulunduktan sonra belli başlıklar çerçevesinde Çatalhöyük'ü incelemeye 
başlayabiliriz...

Öncelikle höyük teriminden bahsetmemiz yerinde olacaktır. Höyük kısaca, eski bir yerleşme 
yerinin zamanla toprakla örtülüp tepe biçimine gelmiş halidir. Höyükler genelde üst üste 
gelmiş çok evreli yerleşim yeri birikimleridir. 1-40 metre yükseklikte ve 1000-1500 metre 
genişlikte olurlar. Uygarlıkların araştırılmasında önemli referanslardır. Höyükler, 
günümüze göre en yakını en üstte olmak üzere eskiye doğru uzanan bir katmanlaşma 
gösterirler. Çatalhöyük'te bu tanımda yer edindiği gibi yer seviyesinden daha da yukarıda 
olan bir yerleşim alanıdır.

Bu yerleşim alanının sakinleri bu bölgeyi bilinçli şekilde seçtiler. Zira sulak bir alanda 
bulunan yerleşim bölgesi, ihtiyacın karşılanması sayesinde hem tarımsal faaliyetlerini 
rahatça sürdürebilmesine hem su içmeye gelen yaban hayvanları avlayabilmesine, hem de 
kuzeydeki kil yataklarını kullanabilmesine yol açmıştır.

Çatalhöyük ismi ise bölge halkının verdiği bir isimdir. Bölge halkının Çatalhöyük ismini 
vermesinin sebebi ise yerleşim alanının doğu höyüğü ve batı höyüğü olmak üzere iki 
höyükten oluşup çatal şeklinde olmasıdır. Yazımızın asıl konusu olan ve bilimsel çevreleri 
asıl heyecanlandıran doğu höyüğü MÖ. 7400 - 6200 arasına tarihlenirken batı höyüğü MÖ. 
6200-5200 yılları arasına tarihlenmektedir.

Çatalhöyük Köy mü, Kent Mi?

Bulunuşu ile birçok kesimi heyecanlandıran yerleşim yeri hakkında yapılacak araştırmalarda 
dikkat çekecek hususlardan bir tanesi alanın köy olarak adlandırılmasıdır. Bu konudaki 
düşüncelerimizi söylemeden önce biz anarşistlerin köy-kent kavramlarına bakışı hakkında 
kısaca bir açıklama yapmak yazının devamının sağlıklı şekilde ilerlemesi açısından olumlu 
olacaktır.

İlerilik ve gerilik söylemlerine her daim şüphe ile yaklaşan anarşistler "Hangi kriterlere 
göre ileri? Hangi kriterlere göre geri?" sorusunu her daim sormuşlar ve klasik bakış 
açısının sahip olduğu köyün geri kalmışlığı, kentin ileri bir düzeyde oluşu yönündeki 
fikirlere sıcak bakmamışlardır. Bir ileri-geri hiyerarşisinden rahatsız olan anarşistler, 
Marksist düşünce biçiminin sahip olduğu, köylülüğün aslında gerici bir hareket olduğu 
yönündeki düşünceye de itiraz etmiş ve köylü hareketlerini de sahip oldukları doğal isyan 
dürtüleri sebebiyle selamlamıştır. Dolayısı ile Çatalhöyük'ün kent yahut köy olarak 
tanımlanması anarşistler açısından aslında pek önem taşımamakla birlikte burada neye 
itiraz ettiğimizi açıklamak durumundayız.

Hakim olan anlayışa göre kent, köyden daha ileri, daha gelişmiştir. Peki döneminin 
koşullarına göre gelişmiş bir ekonomik ve sosyal örgütlenmeye sahip olmasına ve 10.000 
kişiye yakın bir nüfusa sahip olmasına karşın - ki bugün dahi bu sayıda nüfusa sahip 
alanlar köy olarak nitelendirilmiyorken - Çatalhöyük neden köy olarak nitelendirilmekte, 
kent olarak tanımlanmaktan kaçınılmaktadır?

Bu konuda kazı başkanı Ian Hodder'a kulak verelim. Şöyle diyor Hodder: "Çatalhöyük'te 
evlerden, ağıllardan ve süprüntülerden başka bir şey yok. Kasaba terimiyle 
ilişkilendirilebilecek herhangi bir işlevsel farklılık taşımıyor. Çatalhöyük çok büyük bir 
köy yalnızca. Eşitlikçi köy fikrinin doruğa ulaştığı bir yer."

"Çatalhöyük çok büyük bir köy yalnızca..." Hodder böyle tanımlıyor. Kent olmayışının 
sebebini ise işlevsel açıdan farklılık taşıyan herhangi bir yapının-alanın bulunmamasına 
bağlıyor. Yani tüm yapılar hemen hemen birbirine yakın boyutlarda ve iç dekorasyon 
açısından, kullanılan malzeme açısından belli yapıların ön plana çıkma durumu görülmüyor. 
Bu da demek oluyor ki yerleşim alanı içerisinde herhangi bir sınıfın, halkın geri kalanına 
göre daha imtiyazlı olması, onlardan üst bir konumda olması gözlemlenemiyor. Yani 
Çatalhöyük'te herhangi bir otorite bulunmuyor.

Herhangi bir otoritenin bulunmayışı dolayısı ile bu anlayış, kendi düşünce sistemine göre 
gelişmişliğin, ilericiliğin karşılığı olan kent sıfatını Çatalhöyük'ten esirgiyor.

Pierre Clastres, Devlet'e Karşı Toplum adlı eserinde otorite bulunan toplulukları ileri 
düzeyde, otorite bulunmayan yahut asgari düzeyde bulunduran toplulukların ise geri düzeyde 
olduğu savına sahip olan çalışmalar hakkında şöyle demişti: "İktidar sistemimiz en iyi 
kabul edilmekle kalmaz, arkaik toplumların da kesinlikle buna benzer bir gelişme 
gösterecekleri ileri sürülür. Çünkü ‘Nil dillerini konuşan topluluklardan hiçbiri büyük 
Bantu krallıklarının siyasal örgütlenme düzeyine ulaşamamıştır.' ya da ‘Lobi toplumu 
siyasal örgütlerden yoksundur.' demek, bir bakıma da bu toplumların gerçek bir siyasal 
iktidar oluşturmak için çaba harcadıklarını öne sürmek anlamına gelir. Yoksa Sioux 
yerlilerinin Aztekler'in düzeyine ulaşamadıklarını ya da Bororolar'ın siyasette İnkalar'ın 
düzeyine ulaşamadıklarını söylemenin ne anlamı olabilir?"

"Otorite yoksa, yöneten yoksa, geridesiniz! İlerlemeye, uygarlığa erişmeniz için bir 
otoriteye ihtiyacınız var!" söylemlerine alışığız.

Tarımsal faaliyetleri olan, hayvanları evcilleştiren, obsidyen, deniz kabukları gibi 
malzemeler üzerinden ciddi bir ticaret ağına sahip olan yani artı ürün elde eden 
Çatalhöyük insanı, kentinin etrafına da herhangi bir koruma önlemi almamıştı. Sur her ne 
kadar sonraki dönemlerde görülse de en azından sınır taşları o dönemde görülen 
yapılardandı. Ama Çatalhöyük halkı bu tarz şeylere de ihtiyaç duymamış, komşu yerleşim 
alanlarını bir tehdit olarak görmemiş, demek ki ilksel anlamda bir kapitalist çevrede 
bulunmamıştı. Zira kapitalizm sömürüye dayanan bir sistem olarak diğer sınıfı, diğer 
topluluğu sömürmeyi ana ilkelerinden bellemiştir.

Çatalhöyük Evleri

"Çatalhöyük'teki evler dikdörtgen planlı olup malzeme olarak genellikle kerpiç 
kullanılıyordu. Çatılar saz ve kamıştan olup onları ahşap dikmeler taşıyordu. Birbirine 
bitişik olan evlerin girişleri üstten veriliyor ve kent içindeki ulaşım damlardan 
sağlanıyordu."

Bu cümleler okuyup geçebileceğimiz cümleler değil. Dikkatle incelememiz gereken cümleler.

Evlerin bitişik olmasına dair Hodder'un yorumu şu şekildedir: "Evler arasındaki 
benzerliğin yüksek olması, dip dibe denecek kadar bitişik olmaları ve birinin eve girmek 
için başkalarının evinden geçmesinin gerekmesi bakımından Çatalhöyük sıkı örülmüş bir 
topluluktu diyebiliriz." Bu konuya dair başka bir yerde ise "yerleşim yerinin genel ortak 
kimliği, Çatalhöyük'teki evlerin bitişik örüntüsünden anlaşılabilir. Ayrıca bu bitişikliğe 
rağmen eve dayalı özerklik ön plandadır." demiştir.

Evlerin birbirine bitişik olması, Hodder'ın da belirttiği gibi önemli bir konu. Bu 
toplumsal yakınlığın bir göstergesi. Yanı sıra girişlerin damdan verilmesi ve evlerin 
bitişik olması sebebiyle sokakların bulunmayışı da dikkatle incelememiz gereken konular. 
Sokak olmadığına göre Çatalhöyük insanı kent içi ulaşımı damlar üzerinden sağlıyordu. Yani 
bir Çatalhöyük evinin üzerinden günde yüzlerce insan geçiyordu. Bu yoğunluğa rağmen bin 
yılı aşkın süre bu tarzda bir yapılaşmanın bulunması Çatalhöyük insanının evinin üzerinden 
geçen insanlardan rahatsız olmadığı dolayısı ile adeta kentin büyük bir aile durumunda 
olduğunun göstergesidir. Girişlerin damdan verilmesinin sebebi olarak ise akla en yatkın 
gelen düşünce, yırtıcı hayvanlardan korunma olacaktır.

Damdan verilen girişten bir merdiven yardımı ile inilen evde hemen merdivenin ucunda ocak 
yer alır. Ocağın buraya konumlandırılışı dumanın rahat şekilde çıkışını sağlama 
amacıyladır. Ancak her ne olursa olsun duman sağlıklı şekilde çıkmamıştır. İnsan 
kalıntıları üzerinde yapılan araştırmalar bize Çatalhöyük insanının solunum yolu 
rahatsızlıkları yaşadığını göstermektedir. Bunun yanı sıra altta kalan sıva katlarında is 
izlerine rastlanması da dumanın sağlıklı şekilde çıkış yapamadığını doğrular niteliktedir.

Burada altını çizmemiz gereken bir diğer nokta ise kadınlar ve erkekler üzerinde yapılan 
çalışmalarda dumana maruz kalma oranının hemen hemen aynı olmasıdır. Bu da demek oluyor ki 
kadının evde, erkeğin dışarıda olduğu bir bölünme söz konusu değil. Erkek de kadın kadar 
ev içinde ve ocak başında zaman geçiriyor ve dumana maruz kalıyor. Durum özelinde, kadın 
ve erkek arasında anti hiyerarşik bir düzlem olduğundan bahsedebiliriz.

Ortalama 80 sene kullanılan evler temizlendikten sonra yarısına kadar yıkılır ve yıkılan 
yarısı ile ayakta kalan yarısının içi özenle doldurulur. Daha sonra bu katmanın üstüne 
aynı boyut ve tipte bir yapı daha inşa edilirdi. Hodder konu hakkında şöyle bir ifade 
kullanıyor: "Dağıtıldıktan sonra doldurma özenle yapılır. İnsanlar nasıl ölünce atalara 
dönüşüyorlarsa ve onları saygıyla gömmek gerekiyorsa evlere de öyle yapılmalı. Özenle 
doldurulmalı."

Duvar Resimleri, Sanatsal Faaliyetler ve İnanç Yapısı

Çatalhöyük'te güçlü bir sanatsal damarın varlığından bahsetmiştik. Yapı duvarlarında gerek 
içerdiği mesajlar açısından gerek ise kullanılan teknik açısından önemli çizimler 
bulunuyor. Örneğin dünyanın ilk haritası olarak kabul edilen haritanın Çatalhöyük'te 
bulunduğunun belirtilmesi burada önem taşıyor. Genel olarak şehir planlamasını içeren 
haritada, şehrin hemen arka tarafında Hasan Dağı gösterilmiş.

Diğer çizimler hakkındaki bilgilere geçmeden şu önemli sorun üzerinde durmak önemli. Bugün 
Çatalhöyük'e gidecek insanlar ne yazık ki kazılarda ele geçirilen buluntuları görme 
şansına sahip olamıyorlar. Çünkü buluntular ya Konya merkezindeki Konya Arkeoloji 
Müzesi'ne ya da Ankara'da bulunan Ankara Medeniyetler Müzesi'ne aktarılmakta. Dolayısıyla 
Çatalhöyük'e gidecek olanlar yapacağı gezi esnasında genel olarak boş evlerden oluşan 
şehir yapılanması ile karşılaşacaktır. Bu eksikliğin giderilmesi adına kazı alanında 
oluşturulan bir ev canlandırması bulunsa da genel anlamda eserlerin uzak alanlarda 
sergilenmesi sorunu devam etmekte olup, yerleşim alanı özelinde yakınlarda bir müze 
kurulması tartışma konusu olarak devam etmektedir.

Bu kısa bilgiyi verdikten sonra diğer duvar resimlerine geçebiliriz. Ancak diğer duvar 
resimleri hakkında burada verilecek bilgilerin daha sağlıklı bir zemine oturması adına 
dönem insanının bir inancı hakkında şu bilgiyi de vermemiz yerinde olacaktır.

Metamorfik inanç olarak dinler tarihi literatürüne de geçen bir inanç şekli dönem 
insanının zihinsel dünyasında önemli bir yer tutar. Bu inanç temel olarak "benzer benzeri 
doğurur" ilkesine dayanmaktadır. Dolayısı ile dönem insanı bir ava çıkmadan önce başarılı 
geçen bir av sahnesini resmetmesi yahut tiyatral bir şekilde canlandırması durumunda 
gerçekte de avın başarılı geçeceğine yönelik bir inanca sahiptir. Bu durum sadece av 
eylemleri için geçerli olmayıp hayvanların üremesine yönelik istek yahut topluluğun 
üremesine yönelik duyulan arzunun da gerçekleşmesi adına uygulanmaktadır. Çatalhöyük 
öncesinde de birçok duvar resimlerinde de hayvanların çiftleşme sahnelerine, kadınların 
doğum sahnelerine yahut erkeklerin ve kadınların cinsel ilişkiye girme sahnelerine 
rastlanmaktadır. Bu sahnelerin resmedilmesi ile oluşan enerjinin gerçeğe de yansıyacağı 
düşüncesi hakim düşünce olmuştur.

Çatalhöyük duvarlarındaki sahneler birçok noktadan dikkat çekicidir. İlk olarak 
dikkatimizi çeken şey bölge insanının hayvanları evcilleştirmesi ve tarımsal yaşama 
geçmesine rağmen evcil hayvanların ve bitkisel motiflerin duvar resimlerinde yer 
almamasıdır. Bu önemli bir noktadır. Zira Çatalhöyük insanının günlük yaşamında tarım ve 
evcil hayvanlar çok önemli bir yer almasına rağmen neden onlara duvar resimlerinde yer 
verilmemiştir? Bu sorunsalı kazı başkanı Hodder da dile getirmiştir: "Çatalhöyük'ün bitki 
ve hayvanların ilk evcilleştirilmeye başladığı dönemden çok sonra oluşmasına ve 
ekonomisini evcil bitki ve hayvanlara bağımlı olmasına karşın sembolizm yabanıl hayvanlar 
üzerinde yoğunlaşmaktadır. Leopar gibi yabanıl hayvanlara verilen simgesel önemle evcil 
hayvanların hiç simgeleştirilmediği gerçeği çok belirgin bir çelişkidir."

Peki Bu Durumun Sebebi Ne Olabilir?

Yaban, tarih öncesi insanı için çok önemli bir yer tutuyordu. İnsan eli değmemiş yaban 
doğa, yaban hayvanları her daim insanların gözünde kutsallığın birikim noktalarından 
olmuştur. İnsanlara büyülü, uhrevi, ulaşılması güç gelmiştir. Dolayısı ile tarih öncesi 
insanı için kutsallığın en önemli birikim noktalarından olan yabanın duvar resimlerinde 
tercih edilmesi yine inanç yapılarıyla açıklanabilir.

Ian Hodder da kitabının farklı bir noktasında bu duruma yönelik açıklamasını şu şekilde 
ileri sürüyor: "Şamanların güçlerini toplum ötesinden yani dışarıdan almaları gerekir. 
Koyun ve keçi gibi evcil hayvanlar toplumun bir parçasıdır. Bu nedenle büyücü şefler 
akbaba, koç, geyik, yaban domuzu, çakal, tilki, ayının yanı sıra yaban öküzü, leopar gibi 
fiziksel açıdan daha güçlü ve yırtıcı hayvanlara önem verirlerdi. Aslında farklı büyücü 
şefler farklı yaban hayvanlarıyla, kimi kedigillerle, kimi boğalarla, kimi akbabalarla 
vs... ilişkili olduklarını öne sürerlerdi."
Yani duvar resimlerinde yabanın tasvirinin hakim olması, evcil olanın ise pek yer 
bulmamasının sebebi zihinsel dünyaları ve inanç yapılarıyla alakalı.

Çatalhöyük duvarlarında sıklıkla yaban hayvanlarının merkezde olduğu ve etrafında 
kalabalık bir insan topluluğunun yer aldığı sahnelerle karşılaşıyoruz. Genellikle 
hayvanların dilleri dışarıda, tüyleri dikleşmiş, panik halinde oldukları gözlenirken 
çevrelerindeki insanlar adeta trans halinde olup, hayvanların dillerini, tüylerini, 
bacaklarını çekiştirir haldedirler. Bu insanların üzerlerinde leopar derilerinden yapılma 
giyseler olup bazılarının ellerinde silahlar vardır. Bu sahneleri iki yönlü 
inceleyebiliriz... İlk olarak bunlar yukarıda kısaca açıklamaya çalıştığımız metamorfik 
inanç çerçevesinde değerlendirilebilir. İnsanlar burada birer av sahnesi resmetmiş olup 
gerçekte avlarının başarılı geçmelerini sağlamak adına bu tarz sahneleri çizmiş 
olabilirler. Ellerdeki silahlar ve bazı sahnelerde insanların yanında görülen köpekler bu 
düşünceyi doğrular niteliktedir. Diğer yönüyle ise bunlar birer erginlenme sahnesi 
olabilir. Tarih öncesi toplumlarda bireyler belli bir yaşa kadar toplumun tam olarak üyesi 
kabul edilmezler. O yaşa geldiklerinde toplum onlara birer ödev biçer. Bu ödev bazen uzun 
süreli oruçlar, bedene işkenceler, inzivaya çekilmeler şeklinde bireyin sınanması ile 
olurken bazen de yaban ile uğraşma şeklinde gerçekleşmektedir. Yabanın öneminden 
bahsetmiştik. Yabanın kutsal anlamda önemi olmasının yanı sıra fiziksel güç açısından 
sahip olduğu görkem de insanların gözünde onu ayrı bir yere oturtuyordu. Dolayısıyla 
fiziksel anlamda bu denli güçlü olan canlıları kıstırmak, onların dillerini, tüylerini, 
bacaklarını, boynuzlarını çekiştirmek ve onları zor duruma sokmak da birer sınama 
öğesiydi. Bu ödevleri başarı ile yerine getiren bireyler topluma tam anlamıyla 
katılıyorlardı. Sahnelerde hayvanların dilleri dışarıda, tüyleri diken diken olmuş, 
tedirgin bir halde resmedilmeleri ve etrafındaki inşaların trans halinde olup onların 
vücutlarına müdahalelerde bulunmaları da bu durumun bir göstergesi olabilir.

Yanı sıra bu sahnelerde dikkatimizi çeken bir diğer önemli nokta kadın figürlerine yer 
veriliyor oluşu. Kadın figürlerinin bu tarz sahnelerde yer alıyor oluşu kadınların da 
avlara katıldığı ve dolayısı ile erkeğin dışarıda (avda) kadının evde olduğu keskin bir iş 
bölümünün Çatalhöyük'ün günlük yaşamında bulunmadığı yönünde yorumlanabilir. Sık sık 
olduğu gibi burada da Hodder'a kulak vermekte fayda var: "Özellikle kadınların evde 
kaldıklarına işaret eden herhangi bir bulgu bulunmaz."

Leopar tasvirleri de Çatalhöyük insanı tarafından sıkça tercih edilen tasvirlerdendir. 
Fakat burada da ayrı bir nokta dikkat çekicidir. En sık rastlanan tasvirlerden biri leopar 
tasviri olmasına, diğer sahnelerde de insanların üzerlerindeki giysilerin önemli bir 
bölümünün leopar derisinden yapıldığı anlaşılmasına karşın Çatalhöyük'te leopar kemiğine 
rastlanmamıştır. Çeşitli hayvanların kemiklerine belli oranlarda rastlanmasına karşın 
leopar kemiğine rastlanmamıştır. Bu durum büyük ihtimalle bizim için anlam ilişkisi tam 
kurulamasa da onların inanç dünyaları ile alakalı bir durumdu. Belki de leopar onlar için 
bir noktada bir totem rolü üstlenmiş olup, kemiklerinin yerleşim alanına getirilmesi tabu 
niteliğinde olabilirdi. Derileri yerleşim alanının dışında soyulup bu şekilde getiriliyor 
olması muhtemeldi.

Bu tarz sahnelerin yanında Çatalhöyük duvarlarında el izlerine rastlıyoruz. Çeşitli 
bitkisel karışımlardan boya elde eden bölge halkı ya bu boyalara ellerini batırıp 
sonrasında duvara bastırma suretiyle ya da boyaları ağzına alıp duvarlara koydukları 
ellerinin üstüne püskürtme yoluyla bu izleri yapıyorlardı. El izlerinin duvarlara 
yapılmasının temel sebebi olarak insanın sahip olduğu varlıksal kaygıları öne sürebiliriz. 
Varoluşundan bu yana insan her daim varlığını sürdürmeyi amaçlamış, ölümün kaçınılmaz 
oluşunun farkındalığının dahi bu amacı sürdürmesini engellemesine müsaade etmemiş ve 
ölümünden sonra dahi çeşitli yollarla varlığının kendinden sonraki nesillerce bilinmesini 
ve onların bilinç dünyalarında yer edinerek varlığının sürekli hale gelmesini istemiştir. 
Bu el izleri de yaşanan bu kaygı çerçevesinde değerlendirilebilir.

Çatalhöyük duvarlarındaki örnekler, karşılaşılan ilk örnekler değildi tabi. M.Ö. 20.000'li 
yıllarda Fransa'daki mağaralarda da bunlara benzer av/erginlenme sahnelerine 
rastlanmaktaydı. Ancak yaklaşık 10.000 kişilik nüfusa sahip bir kent boyutundaki yerleşim 
alanının -Çatalhöyük'ün- bu denli güçlü sanatsal anlatımlara sahip olması, bu yerleşim 
alanının gözlerden kaçırmamamız gereken bir özelliğidir.

Güven Gökdere

Patika Arkeloji Grubu

Bu yazı Meydan Gazetesi'nin 43. sayısında yayınlanmıştır.

http://meydangazetesi.org/gundem/2018/02/tarih-oncesi-donemin-efendisiz-kenti-guven-gokdere/


More information about the A-infos-tr mailing list