(tr) anarsist faaliyet: Başkanlık Seçimlerine Dair; Kazanan Kim? Kaybeden Kim?

a-infos-tr at ainfos.ca a-infos-tr at ainfos.ca
Tue Jun 26 10:07:14 CEST 2018


Yine bir seçim ve yine bir seçim öncesi gerilimli günleri bu coğrafyada yaşayanlar olarak 
deneyimlemekteyiz. Yaşadığımız coğrafyada ya da diğer coğrafyalarda, seçim denilen siyasi 
sürecin yarattığı şey, oluşan yeni "gerçekliğin" bir sonraki seçimlere kadar süreceğidir. 
Siyasal iktidarın şekillendiği seçimler sürecinde, seçimler sosyal ve ekonomik gerçeklikte 
şekillenir, toplumun iktidarını isteyen tarafların bireye sunduğu vaatlerle geçen bu seçim 
gerçekliği, iktidarın kazanılmasıyla sonlanacaktır. ---- Seçim ismi verilen siyasal 
sürecin, toplumun sosyal ve ekonomik ihtiyaçlarının karşılanması için organize edildiği 
iddiasının gerçek olup olmadığını soru ve cevaplarla tartışarak içselleştirmeliyiz. Çünkü 
katılacağımız ya da katılmayacağımız seçim süreci gerçekliğinin iddiası şudur; 
katılmamamız durumunda toplumun sosyal ve ekonomik işleyişine dair söz söyleyemeyiz.

Peki katılmamız durumunda bu işleyişe dair söz söyleyebilir miyiz? Toplum içinde siyasal 
etken bir birey olmanın şartı olarak karşımıza konan seçimlerin dışında başka bir yol 
yordam yok mu? Toplumun bütünlüğünü önemseyen, sosyal ve ekonomik kararlarının bir parçası 
olan, adalet ve özgürlüğü sağlayan bir birey olmanın tek yol yordamı seçimlerde seçmen 
olmak mı?
Sorular ve cevaplarıyla, Haziran 2018 seçimlerinde seçmen olup olmama, oy kullanıp 
kullanmama şeçimini yapmak için yani gerçek seçimi yapmak için siyasal süreci, bu süreçte 
olanları ve olasılıkları değerlendirelim.

OLANLAR;

24 Haziran'da yapılması beklenilen başkanlık ve milletvekili seçim süreci, MHP Genel 
Başkanı Devlet Bahçeli'nin 17 Nisan günü, grup toplantısında, "Türkiye'nin 3 Kasım 2019'a 
kadar dayanması kolay değildir." sözleriyle başladı. Erken seçim tartışmaları çok sürmedi. 
Tayyip Erdoğan'ın düzenlediği basın toplantısında "Ülkemizin karşı karşıya bulunduğu 
fotoğraftan hareketle bu erken seçim teklifine olumlu yaklaşmamız konusunda 
arkadaşlarımızla görüş birliğine vardık." sözleriyle bitti. Sözün kısası erken seçim 
tartışmaları, erken bitti. Seçimlerin ilanından önce çıkarılan ittifak yasası ile uzun 
süredir devam eden AKP-MHP yakınlaşmasının resmileşmesi, kurulalı bir kaç ay olan İYİ 
Parti üzerindeki soru işaretleri, iktidar bloğunun Êfrin saldırısıyla yakaladığı hava ve 
tüm bu "moral üstünlük" içinde CHP ve HDP'den düşük tonda da olsa yükselen hiç olmazsa 
"sine-i millete" dönerek AKP-MHP koalisyonunu mecliste yalnız bırakma sesleri, erken seçim 
kararına iktidar lehine baskın olma özelliğini yüklüyordu.
Muhalefetin seçimin "baskın" olma özelliğini vurgulaması ve ardından muhalefetin içindeki 
bazı kesimlerin, böyle bir baskın süreci boykot için "seçime boykot" çağrıları da çok uzun 
sürmeden tedavülden kalktı. Muhalefet de seçim sürecinin içinde gecikmeden yerini alıp 
propagandaya başladı.
Muhalefet, devlet iktidarının izin verdiği kısıtlı alanda propaganda yapmaya başlarken, 
Mart ayı sonlarında gerçekleşen Doğan Medya-Demirören Holding devri ile medya tamamen 
kontrol altına alınarak bu anlamdaki "yol temizliği" bitirildi. Devlet iktidarına 
yakınlığı aşikar olan Demirören'in bu devirde vitrin olduğunun açığa çıkması ve aslında bu 
operasyonun arkasında iktidara daha da yakın "Işıkçılar" adındaki cemaatin yer alması, 
medyanın propagandif gücü ile birlikte düşünüldüğünde, seçim kararının daha erken alınmış 
olduğu ihtimalini güçlendiriyor.
Açıktır ki, bu seçim sürecinde Cumhur İttifakı bünyesinde birleşen AKP-MHP'nin karşısında, 
daha farklı kesimlere de hitap edebilen bir hükümet muhalefeti mevcut. Millet İttifakı 
bünyesinde, Saadet Partisi gibi muhafazakar bir partiden MHP'den kopmuş milliyetçi İyi 
Parti'ye; ittifakın ana gövdesi anamuhalefet CHP'den Demokrat Parti gibi merkez sağ siyasi 
partiye çok geniş tabanlı bir toplamı taşıyor. Ancak bu geniş tabanlı toplama rağmen 
kamuoyuna önce "sıfır baraj ittifakı" diye tanıtılan bu seçim koalisyonunun, barajı geçip 
geçmemesi hayat memat meselesi haline gelen HDP'yi dışlamasını siyasi bir ironiden çok, bu 
partilerin doğalarında var olan devlet refleksleriyle açıklamak gerekir. Ve bu ittifakın 
-eğer seçimler ikinci tura kalırsa- başkan adayı Muharrem İnce'nin, AKP-MHP'ye muhalif 
diğer partiler tarafından da (HDP ve Vatan Partisi gibi) desteklenmesi bekleniyor. 
Stratejisini Cumhurbaşkanlığı Seçimi'ni ikinci tura bırakma ve mecliste çoğunluğu ele 
geçirme şeklinde kuran Millet İttifakı ve HDP için 24 Haziran tarihi aynı zamanda 
parlamenter sistemin restorasyonu için de köprüden önce son çıkış gibi bir anlam taşıyor.
Tüm bu pozisyonuna rağmen, Millet İttifakı'nın ilk turdan %50'lik bir oy oranı çıkartması 
beklenmiyor. MHP ile ittifak stratejisinin ilk turda seçimi garantilemek olduğunu 
gizlemeyen AKP için de benzer durum, yani seçimlerin ikinci tura kalması, Cumhur 
İttifakı'nın önündeki olası senaryolardan birisi. Bu yüzden son haftaya farklı bir siyasal 
gündem yaratarak girmek Cumhur İttifakı'nın gündemi. Bu gündemi, yakın zamanda sıkça 
dillendirilen ve başlayan Kandil Operasyonları ve Suruç'ta "terör saldırısı" diye 
dillendirilen manipülatif ve provokatif olaylardan çıkarmak mümkün.
Seçim sürecinde yaşanabilme ihtimali bulunan senaryoları yazmaya başlamadan önce şu 
hatırlatma önemli. Seçim gündemi, siyasal iktidarın zaten gündemindeydi. Ancak öne 
alınmasına neden olan siyasi ve ekonomik olaylar, seçimler nasıl sonlanırsa sonlansın, 
ezilenlerin gündemi olmayı sürdürecek.

İmdat Seçimi Erken Seçime

Erdoğan'ın "Eski sistemin hastalıkları attığımız her adımda karşımıza çıkabiliyor. 
Türkiye'nin bir an önce belirsizlikleri aşması gereklidir" diyerek erken seçim kararı 
almasının gözle görünür nedenlerini neler oluşturmaktadır?
2017 yılının 3. çeyreğine yönelik TÜİK tarafından açıklanan ama aslında borç ve iç taleple 
oluşturulmuş olan "büyümeyi" iktidar, siyasi söylemde aylardır kullanmaktadır. Fakat döviz 
kurlarının artması, büyüyen işsizlik ve büyüyen enflasyon rakamları büyümenin bir balon 
olduğunu ortaya koymuştur.
Son haftalarda dolar 4, avro 5 liranın üzerine çıkmış ve kurlar bu hattan düşmeyecek bir 
seyirdedir. Buna ek olarak her fırsatta düşürmek istendiği söylense de dövizin daha fazla 
artmaması adına faizi sürekli arttırmak zorunda kalıyor oluşları, her şeyin yavaş yavaş 
zamlanıyor oluşu ve iktidarın, ekonomik krizin süreceğine dair elinde bulundurduğu tüm 
veriler erken seçim kararını etkilemiştir. Ancak seçim takvimi ilerledikçe hızla iktidar 
aleyhine seyreden ekonomik göstergeler, üstüne bir de küresel ekonomi çevreleriyle yaşanan 
"faiz sebep, enflasyon sonuç" polemiğinden kaynaklı gerilimi getirmiştir. Küresel finans 
piyasalarının kalbi sayılan Londra'da yaşanan bu polemik, her ne kadar iç politikaya 
"batıya kafa tutma" şeklinde pazarlansa da, Mehmet Şimşek ve Merkez Bankası Başkanı'nın 
"ikinci Londra Seferi" sonrası, sıcak para akışına bağımlı TC ekonomisi için yabancı 
sermayenin kaçışı "şimdilik" önlenebilmiştir.
Cumhur İttifakı'nın, aslında Erdoğan'ın, erken seçim kararı almasının ekonomik sebepleri 
olduğu kadar politik sebepleri de bulunmaktadır.
MHP'yi yanına alması, milliyetçi söylemleri yükseltmesi ve Êfrin'e saldırısı sonucunda 
siyasi iktidar, milliyetçi muhafazakar seçmen için "sempati" kazanmıştır. Fakat, siyasi 
iktidarın Êfrin'le birlikte arkasına aldığı rüzgarın dinmemesi gerekmektedir. İktidar 
Êfrin saldırısından sonra hedeflediği Menbiç, Kobane veya Şengal (ve şimdilerde Kandil) 
saldırılarından birini 2019'a kadar gerçekleştiremeyeceğini bildiği için bu milliyetçi 
muhafazakar seçmenin ilgisinin dağılma tehlikesini de bilmektedir. İktidar yine 
korkmuştur. Bu sebeple seçim geciktirilmemeli, erkenden gerçekleştirilmelidir. Tam bu 
noktada Bahçeli'nin sözleri hatırlanmalıdır: "3 Kasım 2019'a ulaşmak her dakika 
zorlaşmaktadır."
Ayrıca mevcut iktidarın kendi getirdiği sistemin mağduru olmaktan çekindiğini 
belirtebiliriz. AKP-MHP'nin erken seçim kararını almasında İyi Parti'nin yasal prosedürü 
yerine getirmeden seçim tarihini ayarlayarak seçimlere girmesi de engellenmek istendi. İyi 
Parti yasal prosedürleri yerine getirse de elinde bulundurduğu seçim kurulu aracılığıyla 
buna da bir kılıf bulunabilirken CHP'den hiç beklenmeyecek derecede iyi bir hamle gelmesi 
sonrasında mevcut iktidarın ayarının bozulduğunu yaptıkları açıklamalarda görüldü. HDP'yi 
de baraj altında bırakarak meclis çoğunluğunu elinde tutmaya çalışan AKP'nin bu amacına 
ulaşıp ulaşamayacağını 24 Haziran akşamında göreceğiz. Meclis çoğunluğunu Cumhur 
İttifakı'nın ele geçiremediği ancak cumhurbaşkanlığı koltuğunda Cumhur İttifakı adayının 
oturması durumunda sistemin kendi krizi doğuracağı da açık. Özellikle cumhurbaşkanlığı 
kararnamelerini OHAL KHK'leri gibi kullanacağı az çok herkesin malumu olduğu siyasal 
konjonktürde meclisten çıkacak kanunlar da cumhurbaşkanının yetkilerini azaltmaya 
çalışacağı düşünüldüğünde yeni bir erken seçimin şimdiden dillendirilmeye başlanması 
şaşırtıcı değil.
HDP'nin baraj altında kalmasına değinmişken cumhurbaşkanı adaylarından Selahattin 
Demirtaş'ın hukuki olabildiğine oldukça uzak suçlamalarla hapiste tutulmasını da 
vurgulamak, içinde bulunulan durumu göstermek açısından önem arz ediyor. HDP'nin bu 
seçimden Selahattin Demirtaş'ın tutukluluk durumunu hiç olmadığı kadar öne çıkarabildiğini 
söyleyebiliriz. Cumhurbaşkanı adaylarından Erdoğan bir seçim mitingi sırasında Selahattin 
Demirtaş'ı önündeki kitleye hedef gösterirken kitlenin idam sloganları atması üzerine 
kendi önüne meclisten bu yönde bir düzenleme gelseydi onaylayacağını söyleyiverdi. Hukuki 
olarak hiçbir şekilde yapamayacağı açık olsa da önümüzdeki seçimlerde bir cumhurbaşkanı 
adayının, diğer cumhurbaşkanı adayını idam ettireceğini vaat etmesi, bu seçimin tarihteki 
yerini oldukça ilginç hale getiriyor.

OLASILIKLAR
Giriş;

İlk turda, muhalif kanadın Cumhurbaşkanı adaylarının (Meral Akşener, Temel Karamollaoğlu, 
Selahattin Demirtaş, Muharrem İnce) kazanması ihtimalinin, muhalefetin kendi gündeminde 
olmadığını dile getirmiştik. Keza tüm stratejilerin ikinci turda Muharrem İnce'de vücut 
bulduğu açıktır.
Cumhur İttifakı'nın özellikle ilk turda kazanmaya çabalayacağı bellidir. Bu "çabaların" 
neleri içerdiğini daha önceki seçim yazılarımızda "kazanmadan kazanmayı" da içerdiğini 
vurgulamıştık. Yani tüm siyasal propaganda sürecinde, devlet olanaklarını kullanarak diğer 
partilerin propaganda yapmasına izin vermemekten bifiil şiddet kullanarak engellemeye 
varan çok geniş bir pratik izlediği biliniyor. Hatta bunun en belirgin örneklerinden 
birisi, Tayyip Erdoğan'ın "mahalle başkanları" toplantısında HDP'ye yönelik "markaj" 
yöntemiydi. Bu markaj yönetiminin Suruç'ta yaşananlarla ilgisi olup olmadığını tahmin 
etmek için öngörüye ihtiyaç yok.
YSK'nın olanaklarından yararlanmaktan, mühürsüz oy pusulalarına; değiştirilen oy 
sandıklarından kolluk gözetiminde oy kullanmaya Cumhur İttifakı'nın tüm bu devlet 
olanaklarından yararlanacağı biliniyor. Muhalefetin tüm "gönüllü müşahit" çağrılarına 
rağmen, son aşamada siyasal iktidarı elinde tutan bir siyasi yapının, sonuçları 
değiştirebilme gücü olduğu unutulmamalıdır. Bu durum, başbakan Binali Yıldırım tarafından 
seçim propagandası olarak, Temmuz'da biteceği müjdelenen OHAL sürecinin, siyasal bir 
yapıya bürüneceği senaryodur.

Birinci Turda Seçim Sonlanmazsa;

Muharrem İnce'nin cumhurbaşkanı olması için birleşen siyasi toplam, daha önce de 
belirttiğimiz gibi artacak. Seçmenlerin cumhurbaşkanının kim olacağı gündemini meşgul 
ettiği ortamda; partilerin gündemi koalisyon görüşmeleri ve meclisteki sandalye sayısı, 
bakanlıklarla ilgili pazarlıklar olacak. İlk turda Cumhur İttifakı'na verilen hasarın 
güçlü bir motivasyon yaratacağı açık. Tam da bu koşullarda, seçim tartışmalarının 
başladığı ilk süreçte, AKP ve MHP kanadından yükseltilen "iç savaş" çağrılarının hayat 
bulabileceği konuşulan senaryolar arasında.

AKP-MHP ittifakının daha önce de benzer durumlarla karşılaşıldığında "savaş gündemi"ni bir 
çıkış olarak kullandığı biliniyor. Devletin Kürdistan politikasının sürdürücü konumundaki 
AKP'nin, başlattığı savaşın "kendince" meşruiyetini kazanmaya çalışırken bir takım 
ittifaklar ve koalisyon arayışları içine girdiğini biliyoruz. Başkanlık sistemi noktasında 
kendisine bir getirisi olmadığı için kurmadığı hükümet koalisyonu yerine "savaş 
koalisyonu" yolunu seçtiğini de. Êfrin'e yönelik saldırı sürecinde de, öncesinde 
Kürdistan'ın önemli bölgelerinde ilan edilen OHAL süreciyle de yaratılmak istenilen 
milliyetçi-muhafazakar motivasyonun, bu koalisyonun işine yaradığı biliniyor. Bu "Savaş 
İttifakı"nın seçim sürecinde yapabileceklerinin ne olacağını tahmin etmek zor. Olasılık, 
ikinci tur için bu milliyetçi-muhafazakar motivasyonun ana gündeme çekilerek avantajlı bir 
konum elde edilmesinden, OHAL benzeri bir uygulamayla seçimlerin tekrarına kadar 
genişletilebilir.

Kandil'e yönelik operasyonların başlatılmasının Tayyip Erdoğan'ın seçim mitinglerinde 
duyurulması, savaş politikasının siyasal iktidar için kullanışlılığını görmek açısından 
önemli. Öyle önemli ki, bu durum 24 Haziran'dan önce ya da 2. Turdan önce beklenilmeyen 
siyasal süreçlere yol açabilir.

İkinci Turun Sonu;

Aslında, 2. Turdan sonra da böyle bir savaş (belki de iç savaş ihtimali) gündemde yer 
alıyor. Cumhur İttifakı'nın stratejisinin bu olacağı ve buna yönelik gerilimi 
arttıracağını güncel gelişmelerden okuyabiliyoruz. Bu noktada es geçilmemesi gereken bir 
hususta, "Savaş İttifakı"nın kendi içindeki gerilimlere ilişkin. Bu ittifakın eşitler 
arası bir ittifak olmadığı, AKP'nin hegemonyasında olduğu farklı zamanlarda Devlet Bahçeli 
ve MHP'li siyasetçiler aracılığıyla gündem ediliyor. Bu gerilimin, ilk turda sonuçlar 
alınmadığı takdirde, ikinci tur öncesi Cumhur İttifakı'nda bir çatırdama yaratabilir. MHP, 
ittifakın Truva Atı'na dönüşebilir.

Muhalefet için olumsuz senaryolara ilişkin tek strateji seçimde oy kullanma senaryosudur. 
Olumsuz senaryolarla karşılaşıldığı takdirde muhalefetin yapabileceği çok da birşey yok. O 
yüzden Cumhur İttifakı'nın uygulayacağı her strateji, muhalefeti kilitliyor. Bu 
sıkışmışlığı aşmaya çalışmak demek, siyaseti meclis dışında yapmak demek. Dolayısıyla bu 
sıkışmışlık muhalefetin aynı zamanda kolay bir konum almasına olanak veriyor.

Muhalefetin Kazanmasıyla Kazanmak Yanıltıcıdır!

Savaş politikalarının, iç savaş potansiyelli siyasal gerilimlerin, sandık kurnazlıklarının 
işe yaramadığı bir ortamda, Muharrem İnce'nin cumhurbaşkanlığı kazanması özgürlük, 
demokrasi, adalet... gibi kavramlarla ilişkilendirilecek. Ama gerçekte ise bu kavramların 
altını boşaltmaktan, bir illüzyon yaratmaktan başka bir şeye yaramayacak.

Böyle bir senaryoda cevaplanması gereken bazı sorular var. Toplumsal muhalefetin parçası 
olan kesimlerin meclisteki çoğunluğu elde edip rejimi değiştirmek gibi bir hedefi olabilir 
mi? İçinde bulunulan ekonomik kriz ve küresel savaş stratejilerindeki konumdan kurtulmanın 
yolu iktidardaki bu el değişikliği midir? Kötünün iyisini hedeflemek, fark etmeden 
devletli sistemin aldatmacasına dahil olmak değil midir? Toplumsal muhalefet, bu seçim 
aldatmacasının dışında varlığını sürdürmesi gerektiğinin farkında olmalıdır. Çünkü bu 
seçimde kazanmak yoktur.
Devletin seçim aldatmacası sanal bir gerçeklik üzerine kuruludur. Bu sanal gerçeklikte 
kazanım yoktur. Bu aldatmacaya dahil olan herkesin gözüne bir perde iner ve bu körlük 
içerisinde kazanım elde ettiğini düşünenler yanılırlar. Çünkü bu aldatmacada kazanan ya da 
kaybeden yoktur. Her zaman aldatmacanın kendisi kazanır. Ekonomik, siyasi ve sosyal 
baskıya sürekli olarak maruz kalan ezilenler de bir oy atarak bu aldatmacanın içine 
çekilirler. Atacakları bu oy ile içinde bulundukları ekonomik ve sosyal pozisyonu 
değiştirebilecekleri yanılgısına itilen ezilenlerde kısmi bir rahatlama amaçlanır. 
Aldatmacanın kazanımı tam da budur. Ezilenleri ezilen olma durumundan kurtaracak olan 
aldatmaca içerisinde kime oy verdiği değil bu aldatmacanın dışına çıkmasıdır.
Ancak zaten seçimlere dahil olmanın içerisindeki alt metni de iyi okumak gerek. İçerisinde 
bulunulan tüm kötü durumun seçimlere girilerek ortadan kaldırılabileceğini düşünen mantık, 
zaten bu aldatmacada dahi yenik başlamıştır. Siyasi, ekonomik ve sosyal iktidarların 
konumlarının değişmez olduğunu kabullenen bu zihniyet, kendisini bir kaybediş içerisinde 
gördüğünden varlığını sürdürebilmek için, uygun bir pozisyonda konumlanmaya çalışır.
Siyasi iktidarı ele geçirenler ister askeri darbeler aracılığıyla ister parlamento 
seçimleriyle olsun, yöneten ve yönetilen ayrımını ortadan kaldırmayı hedeflemediklerinden 
dolayı, hiçbir koşulda ezilenlerin çıkarlarına uygun hareket etmeyeceklerdir. Bu 
doğrultuda gerçekleştirilecek dönemsel hamleler, ezilenlerin lehine gibi geçici durumlar 
yaratsa da siyasal iktidarın -kendinde kötü olan- karakteri buna engeldir.

Kazanmak Kavramının Karmaşıklığı Seçimler: İrade Tutsakken Özgürlük Kazanılamaz

Anarşizm, toplumsal adaletsizliğin özünü özgürlüğün yitimine koyar.Tahayyülünü kurduğu 
yaşamda en büyük değer olarak özgürlük üzerinden bu tahayyülü somutlaştırmaya çalışır.
Kapitalist ve devletli sistem içerisinde yaşam, tamamıyla bireyin iradesinin teslimine 
dayanır. Hep daha iyi bilen, daha iyi yapan, daha iyi yönetenler tarafından belirli 
özgürlükleri ellerinden alınmış bireylere, bu durum normalmiş gibi gösterilir. Bu durumu 
normalleştirmeye çalışan, bireyin yerine karar verebilme ve bu yetiden güç alarak 
uygulatabilme iktidarına sahip yönetenlerdir.
Düşündüğünü gerçekleştirebilme durumu, bireyin özgürlüğü ile doğrudan ilintilidir. İrade 
tesliminde, özgürlük için zorunlu olarak birarada olması gereken bu iki durum, yani 
düşünme ve düşündüğünü gerçekleştirme birbirinden ayrıştırılır. Düşünme işi, bir başkasına 
ya da başkalarına bırakılır.
Bu düşünme sürecinin siyasi süreçle ilişkisi, toplumsal organizasyonun nasıl 
şekilleneceğine ilişkin akıl yürütmeyi kimin yapacağı ile ilgilidir. Temsili sistemde bu 
akıl yürütme işi, bir coğrafyada yaşayan halkın yerine bir takım uzmanlar yani 
siyasetçiler aracılığıyla yapılır. Bu toplumsal organizasyonda kolaylık yaratan bir durum 
gibi gözükse de aslında yaratılan, herkes yerine, herkes için, düşünecek bir azınlığın 
oluşturulmasıdır.

Her Seçim Azınlığın Çoğunluğu Yöneteceği İktidar Kazanmak İçindir. Seçim Bu Azınlık Grubu 
Yani İktidarı Seçmektir

Her seçim sürecinde ısrarla vurguladığımız gibi, seçim sistemi devletin hegemonyasını 
sürdürdüğü alanda yaşayan halkın, belirli bir süre boyunca yöneticilerini seçmesine 
dayanır. Yani azınlık bir grubun, geri kalan çoğunluğun beş yıllık geleceğini 
belirleyeceği bir sisteme. Hem de bu azınlık grubun geleceğinin belirlenmesi yasalar 
tarafından güvence altına alınmışken...
Kimin neye nasıl ihtiyacının olduğunu, bu ihtiyacının nasıl karşılanacağının 
belirlenmesinin yetkisi de bu azınlık grubunun kararıdır. Hükümet programlarının ve yasa 
koyucular tarafından ortaya atılan önerilerin dikkatlice incelenebilmesi için gerekli 
bilgi ve zaman hiçbir zaman halka verilmez. Benzer şekilde bütün devletlerdeki toplumsal 
düzenlemeler ve planlamalar bu şekilde yapılır. Bu merkezlerden çıkan mutlak kararlarla 
tüm siyasi ve idari işleyiş sürdürülür. Ya da sürdürülemez.
Aslında çoğu kez sürdürülemez. Çünkü yerele özgü çözümler, merkezi karar mekanizmalarından 
çıkarılamaz. Merkezin siyasi, ekonomik ya da toplumsal çıkarlarından bağımsız kararlar 
alınamayacağından, işleyiş de buna göre planlanacaktır. Bu teknik çıkmaz, bugün ulus 
devleti, yerel yönetimlere daha fazla sorumluluk vererek çözümler bulmaya yöneltmektedir. 
Devlet varoluşsal olarak merkezi bir yapılanma olduğundan, bu teknik çıkmazın üstesinden 
gelemez.

Seçime Katılmışsan Seçilmiş İktidarı Onaylamak Zorundasındır.

Atılan her oy, boş oylar da dahil olmak üzere, sistemin olumlanması anlamına gelir. 
Hemfikir olmadığımız bir siyasi pratiğe zorlanarak, bizim irademizi teslim alacak olanları 
seçmenin bir mantığı yoktur. Bu mantıkla düşünecek olursak oy kullanmak, her zaman daha 
iyi çobanların olabileceğine inanmaktır.
Şimdiki hükümet nasıl kendi çıkarları doğrultusunda davranıyorsa, bu davranışın 
boyutlarını yasalarla güvence altına alıyorsa, yetkiyi fütursuzca kullanıyorsa seçimlerle 
ve atılan her oyla bu potansiyel başka bir çıkar grubunun ellerine teslim edilir. Yani 
seçimlere katılmak ve oy kullanmak kime oy verdiğinden bağımsız olarak bu işleyişin 
sürdürülmesini sağlar. Çünkü parlamenter siyasetin doğası gereği, bu durum kişiye ya da 
gruba özel değişiklik göstermez. Kim daha fazla otoriteye sahipse ya da kim daha çok bu 
otoriteyi isterse ona hizmet eder.

Parlamenter Demokrasinin Edilgen Bireyi Değil, Doğrudan Demokrasinin Etken Bireyi Olmak.

Doğrudan demokrasi salt bir örgütlülüğün işleyiş tarzı olarak algılanmamalı, aynı zamanda 
bireyin yaşama biçimi olarak da ele alınmalıdır. Yöneten ve yönetilen ayrımının olmadığı 
bir yaşamı ve ilişki biçimini yaratmak, şimdiden böylesi bir yaşamı kurmak ve böylesi 
ilişkileri gerçekleştirmekle mümkündür. Toplumu yönetenlerin, hükümetin daha ötesinde 
devletin, biz yönetilenler üzerinde aldığı kararları uygulaması ve temsili demokrasi 
çerçevesinde bizi bu yönetime müdahil oluyormuşuz gibi göstermesi bir demokrasi 
aldatmacasıdır.
Bu koşullarda doğrudan demokrasi kendini bize zorunlu olarak dayatmaktadır. Yaşamları 
boyunca toplumsal kararlarda edilgen olan birey, doğrudan demokrasiyle toplumsal 
kararlarda etken hale gelir. Doğrudan demokrasi, merkeziyetçi olmayan, karar almada 
herkesin dahil olabileceği ve sonsuz söz hakkına sahip olduğu ikna ilkesini benimseyerek 
işleyişini sürdüren bir yöntemdir. Doğrudan demokrasi, yönetenlerin temsili 
demokrasisinin, parlamentonun, politikacıların, seçimlerin ve oy pusulalarının oluşturduğu 
merkeziyetçi, bireyi edilginleştiren ve bütünüyle iradenin teslimiyetine dayanan aldatmaca 
karşısında bireyin etkenleştiği kendi iradesini teslim aldığı bir yöntemdir. Böylelikle 
yöneten ve yönetilen arasındaki muğlaklık kendini netleştirir. Yani temsili demokraside 
bireyin yönetime katıldığı aldatmacası doğrudan demokrasiyle bireyin yönetimde etken bir 
özneye dönüşmesiyle açıklanabilir.

Adalet ve Özgürlük İçin Devrimde Israr. Edilgenden Etkene Devrimci Birey Olmak.

Biz devrimci anarşistler, parlamenter demokrasinin seçim sistemini, toplumsal 
adaletsizliklerin çözümü olarak görmüyoruz. Bu adaletsizliklerin çözümünün toplumsal 
devrimle yaratılabileceğini düşünüyoruz. Toplumsal devrimle hedeflenen, bütünüyle gönüllü 
örgütlenmelerden oluşan devletsiz bir toplumdur. Yani zora dayalı olmayan ve otoritenin 
olmadığı bir öz-örgütlülüktür. Bireysel iradenin temsilciler aracılığıyla teslimiyetine 
dayanan temsili demokrasinin değil, bireyin özgürlüğünün yadsınmadığı doğrudan demokratik 
işleyişlerin toplumsal ihtiyaç olduğunu söylüyoruz. Oy hakkı denen şey, siyasal ve 
ekonomik eşitliğe ulaşmak için asla kullanılamaz. Çünkü bu gizli bir diktatörlüğü besleyen 
bir araçtır. Seçimler, iktidarların verdiği küçük tavizlerle sınırlıdır. Mevcut siyasal 
hukuksal düzen içselleştirildiği takdirde, muhalefet, sorunlarını uzlaşma yoluyal çözme 
arayışına girecektir. Bu da onu hem toplumsallıktan hem de devrimcilikten uzaklaştıracaktır.
Biz devrimci anarşistler oy kullanmadığımızda ve "oy kullanmayın" dediğimizde, bireyi 
önemsizleştirdiğimizi ve edilgenleştirdiğimizi söyleyerek, bizi siyasal etkisizlikle 
eleştirebilirler. Daha da ötesinde kandırmaca kampanyalarını, çalınan-yakılan oyları, tüm 
entrikaları anlattığımızda bizi siyasetsizliğin aşırı şüpheciliğiyle suçlayabilrler. Biz 
ise aslında herkes tarafından görülen, ama her seçim dönemi görülmüyormuş gibi davranılan 
gerçekleri söylemeyi sürdürüyoruz.

Devrimci anarşistlerin yaratmaya çalıştığı siyasal gerçeklikle, devletin ve kapitalizmin 
siyasal gerçekliği zıttır. Oy verip/vermemeyi siyaset karşıtlığına indirgemek parlamenter 
demokrasiyi olumlayarak devletin kendi adaletsizliklerini gizlemeye yarayan bir yöntemdir. 
Her yeni seçim döneminde değişen, adaletsizlikler değil; sadece seçilenler olacaktır ve bu 
hep böyle tekerrür etmiştir, edecektir.

Siyasal olanla yaşamsal olanın ayrıştırılması, devletin ve kapitalizmin istediği bir 
ayrıştırmadır. Ezilenler bu ayrışma nedeniyle gündelik yaşamın içerisinde karşı karşıya 
kalınan adaletsizlikleri siyasi bir tavırla karşılamaktan yoksun kalıyor. Çünkü temsili 
demokraside siyasal olan seçim süreçlerinde herhangi bir partiye oy atmaktır.
Devrimci anarşistler için yaşamsal olan siyasal, siyasal olan yaşamsaldır. Birey, 
içerisinde bulunduğu topluluğun kendisidir. Alınacak ve uygulanacak kararlarda edilgen 
değil doğrudan etkendir. Pasif siyasal bir özne değil, aktif siyasal bir öznedir.
Anarşizmin tarihine bakacak olursak birbirinden değerli birçok deneyimde de böyle 
olmuştur. Anarşistler, siyasal alanda doğrudan demokrasinin işletildiği karar alma 
süreçlerini, kimi zaman mahalle ya da halk meclisleri, kimi zaman da kooperatifler ve 
sendikalar içinde deneyimlemiştir. Aynı zamanda yaşamsal olanı da yine bu deneyimlerin 
içine yedirerek gerçek kılmışlardır.

Seçimlerde Seçmen Olmayacağız, Oy Kullanmayacağız!

Seçimler, bizi somut olandan uzaklaştırarak belirli bir sürece hapseder. Bu sürecin 
kendisi tamamıyla bir illüzyondur. Bu illüzyonu layığıyla yerine getiren parlamenter 
demokrasi, onun uygulayıcıları devletin ve kapitalizmin içindeki çözümlemeleri halkın 
talepleriymişçesine uygular ve dillendirirler. Ekonomik ve sosyal sömürüyü bu talepler 
çerçevesinde farklı söylemlerle meşrulaştırırlar. Seçim dönemi boyunca verilmiş tüm bu 
vaatler bir süreliğine yaratılan bu illüzyonda bir çözüm olarak sunulur. Halbuki devletin 
ve kapitalizmin seçim dönemleri dışındaki adaletsizlikleri, bu kısa süreli illüzyonda 
görünmez kılınır. Kapitalizme ve devlete karşı verilen mücadelenin bütünlüklü verilmesi 
gerektiğini düşünen biz devrimci anarşistler, bu yüzdendir ki ilkesel olarak seçimlere 
katılmayız ve oy kullanmayız.

Biz devrimin genel seçimlerle geleceğini düşünmüyoruz. Devrime giden yolda seçimleri, 
"ilerici" ya da "demokratik" bir aşama diye de nitelendirmiyoruz. Devrimden anladığımız, 
bütünlüklü bir mücadele ile yaratılacak olan toplumsal devrimdir.

Bütün bunlar biz devrimci anarşistlerin parlamenter demokrasinin yarattığı durumdansa 
mevcut hükümetin baskısını ve iktidarını pekiştirdiği bir dikta rejimini tercih ettiğimiz 
anlamına gelmez. Bizim vurgulamaya çalıştığımız; ekonomik ve siyasi adaletsizlikler 
üzerinden yükselen bir işleyişte parlamenter demokrasi ve seçimler, ezilenler için bir 
aldatmaca ve tuzaktan başka bir şey değildir. Demokrasi ve adalet örtüsü altındaki bu 
sistem, siyasi ve ekonomik iktidar konumunda bulunanların, yani ezenlerin, ezilenler 
üzerinde kurduğu hegemonyanın, ezilenlerin özgürlüğünü yok etmek için kalıcılaşmasından 
başka bir şey değildir. Parlamenter demokrasi ve seçimlerin, ekonomik ve siyasi 
adaletsizliği ortadan kaldırmak için ezilenler tarafından kullanılabileceğini 
reddediyoruz. Parlamenter demokrasi ve seçimlerin, her koşulda halka düşman olan ekonomik 
ve siyasi iktidarların açık ya da gizli diktatörlüğünü, fiili olarak destekleyen bir araç 
olacağını düşünüyoruz.

Olmak ya da olmamak anlayışı içerisinde her şeyin bir oya indirgeneceği günlerdeyiz. 
Yaşadığımız tüm adaletsizliklerin mücadelesinde seçim sandıklarına sıkışacağız. 24 
Haziran'daki imdat seçimi, Erdoğan'ı iktidardan düşürecek bir fırsat olarak düşünmek 
-Cumhur İttifak'ı seçimi kaybedecek olsa bile- adalet ve özgürlük mücadelesini seçimlere 
sıkıştırarak ertelemek, kaybetmektir. Değişmez iktidar yapılanmasıyla mücadele, yukarıdan 
aşağı inen yasalarla değil gücünü ezilenlerden alan devrimle olur.

Devrimci Anarşist Faaliyet

https://anarsistfaaliyet.org/sokak/baskanlik-secimlerine-dair-kazanan-kim-kaybeden-kim/


More information about the A-infos-tr mailing list