(tr) DAF, Meydan #41 - Ha Müftü Ha Memur, Nikah Kıyımı Kadın Kıyımıdır - Ece Uzun,,

a-infos-tr at ainfos.ca a-infos-tr at ainfos.ca
Sun Nov 19 07:22:56 CET 2017


"Evlilik Devlet'i ve Kilise'yi her yönüyle besleyen bir kurumdur; hayatın insanları 
geliştirip incelten bir alanda tuzağa düşürmek için, hem Devlet'in hem de Kilise'nin eski 
çağlardan beri hiç bıkmadan peşinde kovaladığı bir av olmuştur. Aşk, ezelden beri insan 
ilişkilerinin en güçlü faktörüdür; aşk, insan eliyle yapılan her türlü yasadan üstün 
gelmiş ve kiliseyle ahlakın dayattığı demir parmaklıkları her çağda kırıp atmıştır."
Emma Goldman ---- Evliliğin Tarihsel Gelişimi ---- Kadın ve erkek yüzyıllardır birbirini 
tamamlayan iki unsur olarak anlatılır. Çağlar boyunca kimi zamanlarda değişkenlik gösteren 
cinsiyet rollerine rağmen kadın ve erkek hep bir aradadır. İlkel topluluklarda avcılıkla 
uğraşan erkek ve toplayıcılık yapan kadın, yaşamın sürdürülmesinde zorunlu bir ilişki 
halindedir. Bu zorunlu ilişki aynı zamanda ruhsal ve bedensel birleşmelerle soyun 
devamlılığını sağlamak için sürdürülmüştür. İlkel toplumlardan günümüze farklılık gösteren 
bir çok ritüel, tören, seremoni ile kadın ve erkek birbirine bağlanmıştır. Günümüzdeki 
anlatımıyla evliliğin tarih, antropoloji, ve sosyoloji gibi alanlarda ne zaman ortaya 
çıktığına ilişkin tartışmalarsa uzun yıllardır incelenmektedir.

İlkel toplulukların yerleşik yaşama geçişiyle, devletsi yapılar beraberinde mülkiyet 
ilişkisini getirmiş ve hiyerarşik ilişki biçimleri ortaya çıkmaya başlamıştır. Toplumsal 
ilişkilerin değişmesine neden olan yerleşik yaşam, kadın ve erkek arasındaki toplumsal 
roller üzerinden başka bir hiyerarşiyi de açığa çıkarmıştır: Erkeğin üstün konumda 
bulunduğu bir hiyerarşi. "Yabanıl toplumlarda toplumsal ve cinsel ilişkilerin, ortaklaşa 
üretim ve ortak mülkiyet uygulaması sonucu eşitlikçi bir nitelik gösterdiği görülür. Bu 
özellikler özel mülkiyete ve sınıf ayrımına dayanan çağdaş toplum anlayışına ters 
düşmekteydi. Demek ki kadınlara onurlu bir yer veren anasoylu klan dizgesi, her iki cins 
insanında eşitlik içinde yaşadığı, baskı ya da cins ayrıcalığı görmediği bir ortaklaşmacı 
(kolektivist) düzendi." (Evelyn Redd, Kadının Evrimi)

Yerleşik yaşamda çeşitli madenlerin bulunmasıyla da birlikte, avcı olan erkek, diğer avcı 
olan erkeklerle yarışmaya başlamıştır. Bedensel gücü ve avlanmak için kullandığı silahlar 
bir başka erkeğe veya bir başka kabileye yönelmeye başladıkça; gücün belirlediği iktidar 
ve iktidarlı ilişki biçimleri açığa çıkmaya başlamıştır. Kadın ise, gezer-göçer oldukları 
dönemde daha fazla söze sahipken, yerleşik yaşamla beraber ev ve evin çevresindeki işlere 
hapsedilmiştir. Kadın ve erkeğin biyolojik farklılıklarından dolayı olduğu iddia edilen iş 
bölümüyle kadının eve kapatılması, özel alanın içinde tanımlanmasına neden olmuştur. Özel 
alanda var olan özne olarak kadın ve kadının erkek ile kurduğu yine iş bölümüne dayanan 
ilişki biçiminde, toplumsal cinsiyet rolleri oluşmaya ve zaman içerisinde belirginleşmeye 
başlamıştır. Toplumsal cinsiyet, kadın ve erkekte biyolojik olarak bulunan farklılıkların 
dışında, yaşamsal olarak bulunan farklılıklar ve bu farklılıklar sonucu kadın ve erkeğe 
yüklenen rollerdir. Bu farklılıkların nasıl ortaya çıktığı ve biyolojik farklılıklarla 
ilişkisi olup olmadığı yine bir tartışma konusudur. Toplumsal cinsiyet, adı üzerinde 
toplum ve dolayısıyla kültür tarafından belirlenir. Her toplum ve kültürün özelinde 
değişkenlik gösterir ve bu özellikler dahilinde belirlenir. Ancak ataerkinin var olduğu 
tüm toplumlarda koşulsuz olarak bulunur.

Ataerkiyle birlikte kadın ve erkek, bir bütünü oluşturan ilişki biçimini değil de erkeğin 
kadından üstün olduğu bir ilişki biçimini sürdürür. Ataerkillik, her şeyden önce 
hiyerarşik bir ilişkidir ve hiyerarşi olmadan kendini var edemez. Babanın iktidarı, onun 
bir adım gerisinde olan oğul tarafından sürdürülmek durumundadır. İşte bu noktada devreye 
giren "erkeğin soyunun devam etmesi", zorunlu hale gelir.

Soyun Devamı ve Namus Olgusu

Soyun devamı kaygısının bir sonucu olarak kadının tek eşliliği şartı konulmuştur. Soyun 
devamını sağlayan yegane varlığın erkek olduğu düşünüldüğünden, bu durumda kadın sadece 
bir araç olmuş ve varlığı doğurganlığa bağlanmıştır. Kadının bedeninin doğurganlığa 
bağlanmasıyla birlikte, kadın bedeni bütünüyle cinsellikle dolup taşan bir beden olarak 
tanımlanmış, nitelenmiş ve saf dışı bırakılmıştır. Bu beden, kendisine içkin patolojinin 
etkisiyle tıbbi uygulamalar alanıyla bütünleştirilmiştir. Düzenli doğurganlığı sağlamak 
zorunda olduğu toplumsal bünye esas ve işlevsel öğesi olmak zorunda kaldığı aile düzlemi 
ve ürettiği biyolojik-ahlaksal bir sorumluluk çerçevesinde eğitimi boyunca güvence vermek 
zorunda olduğu çocukların yaşamıyla organik bir ilişkiye sokulmuştur. (Foucault, 
Cinselliğin Tarihi)

Kadının eve kapatılması ve doğurganlıkla eş değer tanımlanması, zaman içerisinde bunun bir 
mülkiyet ilişkisi olmasını da garantilemiştir. Bu mülkiyet ilişkisi, toplumsal cinsiyet 
rollerine dayandırılarak "namus" kavramının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Erkeğe ait 
olan ve korunması gereken kadın tanımı, kadının toplumsal ilişkilerdeki hal ve 
hareketlerini de kapsayan "kadının namusu" denilen kavramı yaratmıştır.

Aile ve Evlilik

Tüm bu belirlenimlerin bize gösterdiği, kurum olarak evlilikten önce, kurum olarak ailenin 
varlığıdır. Ailenin kurumsallaşması, toplumun merkezi devlet yapılanmalarına doğru 
evrildiğinin bir göstergesi olarak gerçekleşmiştir. Devletler, yaşamın tamamına nüfuz 
edebilmek için aile kurumunun belirleyicisi olmuştur.

Tarihte somut olarak "dini bir ritüel" biçiminde karşımıza çıkan evlilik, kurumsallaşmış 
dinler öncesinde, insanların "Tanrılar onları kutsasın" diye yaptıkları bir törendi. 
Anadolu'da, Mezopotamya'da ve Antik Yunan'da evlilik törenleri birbirinden farklı 
özellikler gösterse de, temelde Tanrının bir ödülü olarak düşünülüyordu. Örneğin Antik 
Yunan'da -bugünkü Batı toplumlarının temelini oluşturur- genellikle 15 yaşından itibaren 
evlendirilen kız çocukları 3 gün süren bir şölenle evlendirilir, tanrıya çeşitli adaklar 
adanır veya "kurban" kesilirdi. Evlilik, aile olabilmenin en kutsal adımı olmuş ve yerine 
getirmek Tanrılara karşı bir sorumluluk ve zorunluluk haline gelmişti. Ancak bu evliliği 
kutsal kılan tabi ki erkekti. Meşru evlilikten doğan meşru çocuklar babanın soyunun devamı 
olmakla birlikte, babanın iktidarının da devamıydı. Erkeğin iktidarı böylelikle 
süreklileşecekti. Erkeğin kutsal addedilen soyunun bozulması kaygısı, kadının üzerinde 
aşırı sahiplenme (mülkiyetçilik) ve kıskançlık olarak kendisini var etti. Önce kendi 
babasına, sonra evlendiği erkeğe bağımlı kılınan kadın, ailenin bir parçası olmaktan 
ziyade iktidar tarafından ezilen bir kimliğe büründürüldü.

Kadının toplumsal yaşantıdaki yeri sadece çocuk doğurmak, yetiştirmek -o da erkeğin onay 
verdiği şekilde- ve evin çekip çevrilmesini sağlamakla sınırlı kaldı. Tabi ki bu 
dönemlerde de toplumsal cinsiyet rollerini, aileyi, evliliği reddeden kadınlar olmuştur. 
Bunların bir kısmı birer efsane gibi hafızalarımızda bulunsa da, hem yazılı kaynak 
olmamasından hem de erkeğin gerçekleri çarpıtmasından dolayı, elimizde çok az belge 
bulunmaktadır.

Kurumsallaşmış Din ve Evlilik

Kurumsallaşmış dinlerin ortaya çıkışıyla birlikte, kadının toplumdaki pozisyonu giderek 
erimiş; zaten mevcut olan kurallar, yasaklar ve baskı bu sefer "semavi" olduğu iddia 
edilen dinler tarafından uygulanmaya başlamıştır. Babanın üstün gücüyle elde ettiği 
iktidar, Hristiyanlık tarafından desteklenmiştir. İktidar, iktidarını "oğullarına" 
devretmiştir. Oğulların çoğalması, bir sürünün çoğalması gibidir, çoğalma çiftçi için 
nasıl önemliyse oğullar için de o kadar önemlidir. (İncil, Markos) Tanrı, insanlara bunu 
öğütlemiştir. Batı toplumlarında Roma İmparatorluğu ile başlayan -adaleti ve eşitliği 
getireceği iddia edilen- Hristiyanlık, pek çok farklı devlete savaşlarla, asimilasyonla ve 
çeşitli kültürel etkileşimlerle yayılmıştır.

Evlilikle ilgili olarak tek eşlilik kuralını getiren kilise, kadın ve erkek arasındaki 
toplumsal farkları daha da belirginleştirmiştir. Erkeğin birden fazla kadınla birlikte 
olması kutsal kitap tarafından yasaklanmıştır. Ancak erkek başka bir kadınla birlikte 
olduğunda rahibe gidip günah çıkararak günahlarından arındırılmış olur. Kadın ise dince 
yasaklanan benzer bir suçu işlediğinde dinden aforoz edilir. Bu, aynı zamanda toplumdan da 
aforoz edilme anlamını taşır. Sadece aforozla yetinilmediğinde, kadın çoğunlukla "cadı" 
veya "büyücü" yaftalamasıyla idam edilir. Boşanmak ise yasaktır. Ama kadın bir günah 
işlediyse, erkeğin kadını dilediği gibi boşayabilme ve başka bir kadınla evlenebilme hakkı 
vardır.

Din ve devlet ittifakının doruk noktasına ulaştığı 9. yüzyılda zaten eğitimli olan 
rahipler, nikah kıyma yetkisini edindiler. O dönemde kiliseler her yerdedir, bu yüzden 
nikah kıyacak olanlar -Tanrı izin verdiği sürece- rahipler olacaktır. Zaman içerisinde 
nikahlar sayesinde büyük bir zenginleşme yaşayan Kilise, akraba evliliklerini 
yasaklamıştır. Kadının miras hakkı zaten olmadığından, bölünerek miras kalan küçük arazi 
ve tarlalardan elde ettiği gelirle daha da zenginleşmiştir. Devletin karşısında daha güçlü 
bir konuma ulaşan Kilise'nin toplum üzerindeki etkisi arttıkça devletle çatışmalar 
yaşamaya başlamıştır. Toplumsal ve siyasal yaşamın düzenleyicisi artık Kilise'dir. 
Devletle Kilise arasındaki ittifak zamanla bozulmuş, bu bozulma büyük bir kırılma noktası 
yaratarak 18. yüzyılda Kilise Reformu'nu beraberinde getirmiştir. Böylelikle evlilik ve 
aile tekrar devletin denetimine geçmiştir. Ancak Kilise'de nikah kıyma geleneği günümüzde 
bile devam etmektedir.

İslamiyet'in kurumsallaşması Hristiyanlığa oranla daha farklı seyretse de, ortaya çıktığı 
coğrafyada kadının siyasal ve toplumsal hiçbir konumu bulunmamaktadır. İslamiyet bu 
kültürün devamına hatta perçinlenmesine neden olmuştur. Bugün bile İslam Hukuku'nca 
yönetilen devletlerde tartışılan, "kadınlara araba kullanma hakkının verilmesi"dir.

"Her kim ki bir kız çocuk doğduğunu görürse, üzüntüden yüzü simsiyah kesilir." (Kuran, 
Nahl Suresi) İslamiyet'in kadına bakış açısı bu ayetle gayet iyi özetlenmektedir. İslam 
toplumlarında kadın, sosyal ve siyasal anlamda yaşamın hiçbir yerinde bulunmayan, 
çoğunlukla satın alınan, yalnızca erkekle var olabilecek bir nesnedir. Kadının eve 
kapatılması dışında fiziksel olarak da kapatılmasını "emreden" Kuran, yine kadına yönelik 
birçok şey öğütler. Kadın ve kadın bedeni, korunulması, kapatılması gereken ve sadece tabi 
olduğu iktidarın yanında sergilenebilecek bir nesne olarak var olabilir.

İslam'da evlilik, imamın yetkisindedir ve "bir erkeğin en fazla 4 kadın alabilmesi şartı" 
konulmuştur. Ancak erkek tek seferlik cinsel ilişki yaşayabilmesi adına gerçekleştirdiği 
muta nikahı(1) sayesinde dilediği kadar kadınla cinsel birliktelik yaşayabilir, sonrasında 
ise rahatlıkla boşanabilir. Bu İslam Hukuku'nca yaratılmış bir olgudur. Ancak kadın evli 
olduğu erkeğe karşı gelmesi, "kadınlık görevini" yerine getirmemesi, başka bir erkekle 
cinsel ilişki yaşaması durumunda erkek tarafından hemen sözlü olarak beyanla terk edilir; 
kadının ve evli olduğu erkeğin akrabaları tarafından veya evli olduğu erkek tarafından 
genellikle recm(2) edilerek öldürülür. İslamiyette boşanma yetkisi erkektedir, kadın çok 
nadir istisnalar dışında erkeği boşayamaz. Boşanma, erkeğin sözlü olarak beyanıyla 
gerçekleşir.

Yahudilik'te ise durum biraz farklıdır. MÖ iki binli yıllara dayandırılan Yahudilik, tek 
bir halka (İsrailoğulları) gelme özelliğini korumakla birlikte, bu dine dahil olan 
herkesin bu halka da dahil olması şartıyla varlığını sürdürmüştür. Anaerkil olduğu iddia 
edilen kutsal kitabı Tevrat'ta tek eşlilik esastır, ancak bu kural sadece kadın için 
geçerlidir. Erkeğin birden fazla cariye alabilmesi normal kabul edilir. Ancak evliliği 
gerçekleştirme yetkisi bulunan kişi, evleneceği kişiyi seçme yetkisi diğer kurumsallaşmış 
dinlerden farklı olarak kadına verilmiştir. Yahudiliğin diğer kurumsallaşmış dinlerden 
daha eski olduğunu düşünürsek, kadının toplumda biraz daha önemli bir konumda bulunduğu 
zamanlarda ortaya çıkmıştır. Bunun dine yansıması olarak, kadının dinde belirlenen 
pozisyonunda farklılık olduğu yorumu yapılabilir.

Dinin topluma -kapitalizm ve modern devletlerin varlığıyla birlikte- etkisi bazı 
değişikliklere uğrasa da, iktidarlar toplumun kontrolünü sağlamlaştırdığı aile ve aileyi 
oluşturmak için yaratılan evlilik özelliklerini korumaya devam etmiştir. Her ne kadar Batı 
-modern- toplumlarında kadın ve erkek arasındaki farklılıkların azaldığı iddia edilse de, 
evliliğin varlığının kadın üzerinde bir otorite olduğu, kadının devletin ve dinin 
sürdürülebilmesi için kurulan bu kurumun parçası olmak zorunda olduğu gerçeğini 
değiştirmez. Doğu ve Batı toplumlarında farklı özelliklerde olsa da, pek çok toplumda 
dinin kadın üzerinde yarattığı büyük baskı, kurumsallaşmış dinlerin ortaya çıkışında 
olduğu gibi sürmektedir.

Evlilik bir mülkiyet midir? Ve bu mülkiyet aile içinde nasıl devam eder?

Evlilik, iki insanın birbirini severek beraber yaşamasının dışında, bir mülkiyet 
ilişkisidir. Her iki taraf için de bir mülkiyet ilişkisi olsa da, genellikle mülk edinilen 
özne kadın olmaktadır. Mülkiyet ilişkisi sosyal olduğu kadar ekonomik bir bağlayıcılıktır. 
Kadının tüm davranışlarını belirleyen ve kontrol eden erkek olurken, evlilik ile birlikte 
yapılmış olan ekonomik sözleşme kadının lehine gibi görünür. Ekonomik yaşantısını erkeğe 
bağlamak zorunda kalan kadının, boşanma durumunda alacağı tazminat bir kazanım olarak 
görülse de, bu kadın ve erkek arasındaki mülkiyet ilişkisinin devamını, aynı zamanda 
algısal olarak kadının erkeğe bağımlı olmasının devamını sağlar. Bu mülkiyet ilişkisini 
topyekün reddetmek, aynı zamanda kadın ve erkeğin arasında iktidarlar tarafından 
oluşturulan hiyerarşik ilişki biçimini de reddetmek ve ortadan kaldırmak anlamına gelecektir.

Eşitlik ama hangi anlamda?

Evlilik ile ilgili olarak uzun zamandır tartışılan kadın ve erkeğin -genellikle ekonomik 
olarak- toplumun her alanında olduğu gibi evlilik rollerinde de eşit olabilmesiydi. Kadın 
ve erkek eşitliği, erkeğin kapitalizm ve devlet içerisinde aldığı pozisyonda kadının da 
var olabilmesi savunusudur. Eğitim, ekonomi, siyaset gibi alanlarda erkeğin pozisyonunda 
olabilmek, aynı zamanda erkeğin iktidarına ortak olabilmektir. Yaşadığımız sistemdeki 
eşitlik isteği, erkekle aynı konumda bulunabilmek isteğidir. Erkek egemen bir sistemde 
erkekle eşitlenerek erk olmak, özgür olduğunu sanmaktan başka bir şey değildir.

Bu Coğrafyada Evlilik

Evlilik, her toplumun kendi toplumsal gerçekliğinde ve değer yargılarında 
değerlendirilmesi gereken bir kavramdır. Dinin etkisinin yoğun olduğu bu coğrafyada 
evliliği değerlendirmek, toplumun özelliklerini değerlendirmeye de denk düşecektir.

Giderek sadece biçimsel değil, algısal olarak da muhafazakarlaşan/muhafazakarlaştırılan 
toplumumuzda namus denilen kavram yüzyıllardır önemini korumaktadır. Başlık parası, 
berdel, töre, töre cinayetleri, küçük yaşta zorla evlendirilmeler, tecavüzcüsüyle 
evlendirilmeler bu coğrafyanın gerçekliğidir. Her gün taciz, tecavüz ve kadın katliamının 
yaşandığı coğrafyamızda kadın üzerinden tartışılan bir başka konu ise şimdilerde 
"müftülere nikah kıyma yetkisi veren yasa" oldu. İktidarın bu yasayla belli bir amacı 
temsil etmesiyle birlikte, iktidarların tarih boyunca kadınlara yöneldiğini göz önünde 
bulundurursak, bu durum şaşırtıcı olmamalıdır.

Hukuk içerisinde hak mücadelesi mi, adalet için özgürlük mücadelesi mi?

Evlilik gündemi bu coğrafyada yalnızca şimdiye ait bir gündem değil. Daha önce, 2000'li 
yılların başında, imam nikahının kaldırılması için mücadele eden kadınlar, kadınların 
"resmi" evlilik sayesinde çeşitli kazanımlarının olduğunu savunmuş ve bu konuyla ilgili 
Medeni Kanun'da düzenlemeler yapılması gerektiğini önermiştir. Benzer şekilde, yeni yasa 
ile müftülere nikah kıyma yetkisinin geçersiz olduğunu söyleyenler, AİHM'ye başvuru yaptılar.

Devletin koyduğu yasalar çerçevesinde toplumdaki her insan için olduğu gibi, toplumda 
ezilen pozisyonunda olan kadınlar için de yasalar bulunmaktadır. Bu yasalardan yararlanmak 
ve "meşru haklar" çerçevesinde meşru hakları elde edebilmek için sadece hak mücadelesi 
vermek, tek çözüm olamaz. Devletin yasalarıyla oluşturulan hukuk içerisinde hak elde etmek 
üzerinden kurulu bir mücadeleyi tek başına yürütmek, bir kazanım olmadığı gibi; bu 
yasaları yaratanların ve erkek devletin meşruluğunu sağlamaktadır. Anarşist Emma 
Goldman'ın mücadelesi, hak mücadelesi dışında bir mücadele hattı yürütebilmenin en iyi 
örneklerindendir. Kürtajın yasallaşması ve doğum kontrolü için uzun yıllar mücadele veren 
Goldman, ezilmişliğin kökeni olarak gördüğü ataerkinin ortadan kaldırılmasına yönelik 
bütünlüklü bir mücadele hattı yürüterek hem devlete hem de kapitalizme karşı örgütlenmenin 
gerekliliğini savunmuştur.

Bugün tartışılan yasada, yasanın yürürlükten kaldırılması için "yasal" kampanyalar 
yürütmek dışında, bu ve benzer yasaları koyanları ortadan kaldırmaya yönelik mücadele 
vermek de bir gerekliliktir.

Özgürlük mücadelesi varoluşu tehdit eden tüm unsurlara karşı girişilmiş bir hayatta 
kalabilme mücadelesidir. Dünyanın hemen her yerinde kadının hayatta kalabilmesi kendisine 
karşı olan ataerki, devlet, din ve kadına karşı olan toplumsal değer yargılarıyla mücadele 
etmesine bağlıdır ve mücadele sadece kendisi için değil tüm kadınlar için de olmalıdır.

1) İslam'da para karşılığında bir erkek ve kadının sözlü beyanına dayanarak imam 
tarafından gerçekleştirilen geçici nikah.

2) Taşlamak anlamındadır ve İslam Hukukunca "zina" yapan kadın veya erkek taşlanarak 
öldürülmesidir.

Ece Uzun

ece at meydangazetesi.org

Bu yazı Meydan Gazetesi'nin 41. sayısında yayınlanmıştır.

http://meydangazetesi.org/gundem/2017/11/ha-muftu-ha-memur-nikah-kiyimi-kadin-kiyimidir-ece-uzun/


More information about the A-infos-tr mailing list