(tr) DAF, Meydan #39 - OHAL'de Taciz, Tecavüz, Şiddet; Kadın Her Halde Direniyor - Özlem Arkun

a-infos-tr at ainfos.ca a-infos-tr at ainfos.ca
Sat Aug 12 08:41:33 CEST 2017


Yatıyoruz; bir düş uykuyu zehirleme gücüne sahip. ---- Kalkıyoruz; serseri bir düşünce 
günü kirletiyor. ---- Hissediyor, görüyor ya da düşünüyoruz; gülüyor ya da ağlıyoruz, ---- 
Deli kederi kucaklıyor ya da endişemizi fırlatıp atıyoruz; ---- Aynı şey: üzüntü olsun, 
neşe olsun, ---- Çıkış yolu hala açık. ---- İnsanın dünü, asla yarını gibi olmayabilir; 
---- Değişimden başka bir şey ayakta kalamaz! ---- Mary Shelley- Frankenstein ---- 
Geçtiğimiz OHAL'in ilanından bu yana birçok kadın şiddete uğradı, birçok çocuk istismar 
edildi, farklı cinsel yönelimlere sahip bireyler hakaretlere ve saldırılara maruz kaldı. 
Bu olayların bazıları kamuoyuna yansıdı, saldırganlar hakkında davalar açıldı. Bu 
davaların birçoğunda saldırganlar serbest bırakıldı, mağdurlar ise giydikleri nedeniyle, o 
saatte sokakta olmaları nedeniyle başına gelenlerden sorumlu tutuldu.

Bu coğrafyada bu tabloya yabancı değiliz ama, geçtiğimiz yıldan bugüne bakarken aklımıza 
kazınan bazı olaylar başka türlü bir değişimi görünür kılıyor. Bu yazıda örneklendireceğim 
olaylar, OHAL'in ardından yaşanan bu değişimin daha iyi anlaşılabilmesi kaygısıyla 
seçilmiştir. Burada kastedilen bir milat gibi 20 Temmuz 2016 da OHAL'in ilanının ardından 
bu algısal değişimin gerçekleştiği değil; zaten hakim iktidarın manipülasyonları ile hali 
hazırda değişmekte olan bir algının, toplumsal değer ve yargıların, OHAL ile birlikte 
somut olarak sözlü ve fiziksel saldırılara dönüştüğüdür.

Ramazanda Şort Giyersen...

Geçtiğimiz günlerde Pendik'te minibüste tekme tokat dayak yiyen bir kadını gördük 
televizyonlarda ve sosyal medyada. Melisa Sağlam "Ramazanda şort giymesi" bahane edilerek 
saldırıya uğramıştı. Toplu taşıma aracında ya da sokak ortasında benzer bahanelerle sözlü 
ve fiziksel saldırılarla karşılaşan ilk kadın o değil ne yazık ki. Son bir yılda 
Çekmeköy'de "belediye otobüsünde şort giydiği için", Turgutlu'da "parkta spor yaptığı 
için", Eminönü'nde "o biçim giyindiği için" kadınlar benzer bahanelerle sözlü ve fiziksel 
şiddetle karşılaştılar. Bir minibüste, belediye otobüsünde ya da sokak ortasında saldırıya 
uğrayan bu kadınlar; yaşadıklarını kamuoyunun gündemine taşıyabildiler, fakat bazıları bu 
yaşadıklarını anlatabilecek bir kişi bile bulamadılar. Saldırganlar ise bir taraftan 
"Benim de çoluğum çocuğum var", "Ben oruçluyum", "Şeytana uydum" gibi cümlelerle 
kendilerini aklamaya çalışırken, diğer taraftan "Sen de milleti azdırıyorsun" , " Ben sana 
iyilik ediyorum" diyerek hakareti ve şiddeti meşrulaştırmaya devam ettiler.

Tutuklasam da mı Yargılasam...

Geçen sene Çekmeköy'de saldırıya uğrayan Ayşegül Terzi'nin davasında, kadına tekme attığı 
belgelenen saldırgan tutuklandıktan sonra tahliye edilmiş, sonra tekrar tutuklanmış, sonra 
tekrar bırakılmıştı. Geçtiğimiz günlerde Pendik'te Melisa Sağlam'a tokat atan saldırgan da 
ilk gözaltının ardından serbest bırakılmış, ardından hakkında tekrar gözaltı kararı 
çıkartılmıştı.

Tutuklasam da mı yargılasam, tutuklamasam da mı yargılasam, yargılamasam da yargılıyor 
gibi mi yapsam diye özetleyebileceğimiz bu hukuk tiyatrosunda bu süreçler yılan hikayesine 
dönerken, akılda kalan saldırının kendisi oluyor, saldırganın akıbeti ise "muallak". Bu 
hukuk sisteminin değil adalet sağlamak, sözde cezalandırılacak olanı ödüllendirdiğini, bu 
tür bir saldırıda bulunmayı aklından geçireni de cesaretlendirdiği de ayyuka çıkıyor 
aslında. Zaten devletin hukuk sisteminin adalet sağlamasını beklemesek de; durum böyle 
olunca, bu olayların gün geçtikçe daha sık yaşanması da şaşırtıcı olmuyor.

OHAL'in Ruh Hali

Elbette bu olayların toplumda giderek daha sık yaşanıyor olmasının, bu tür olaylara tanık 
olanların suskunluğunun ya da tepkisizliğinin artmasının tek açıklaması bu hukuki 
süreçlerdir diyemeyiz; ancak bunun toplumun her alanında var olan ve süregelen 
adaletsizliğin bir yansıması olduğunu da göz ardı edemeyiz.

OHAL ilan edilmesinin ardından, yayınlanan KHK'lar ve pratikte değişen uygulamalarla 
insanlar bir günde işlerinden, kariyerlerinden oluyor, yalnızca bir tanık(!) ifadesi ya da 
bir sosyal medya paylaşımı ile tutsak oluyor, toplumun bir nebze muhalif olan her kesimi 
bir korku yaratılarak suskunlaştırılıyor; yandaş tarafı ise pervasızca fişeklenerek 
cesaretlendiriliyor. Toplumun tamamının üzerine çöken bir gölge gibi, hiç boşluk 
yaratmayan bu uygulamalar, her türlü tahammülsüzlüğü, faşizmi ve linç kültürünü 
besleyerek; kendinden olmayana, farklı olana, zayıf olana saldırmayı da meşrulaştırıyor. 
Durum böyle olunca, kadın düşmanlığının, kadına ve LGBTİ bireylere karşı şiddet, taciz ve 
tecavüzün de artması da sürpriz olmuyor.

Oynayan Çocuklar**

Geçtiğimiz Haziran ayında parkta oynarken kaybolan 6 yaşındaki Eylül'ün cansız bedeni terk 
edilmiş bir binada bulundu. Arama çalışmalarında şüpheli hareketleri olan Murat Şahin 
Arslan gözaltına alındığında küçük kıza tecavüz ederek öldürdüğünü itiraf etti. Murat 
Şahin Arslan Yalova Çınarcık'ta bir bonzai bağımlısı olup, Eylül'ü katletmeden önce kendi 
çevresinde belki de sevilen birisiydi. Daha önce Manisa'da tecavüze uğradıktan sonra 
katledilen 4 yaşındaki Irmak Kupal' ın katili de çevresi tarafından zararsız görülen yaşlı 
bir hurdacı çıkmıştı. Bu adam cinayeti itiraf ederken "Korkuyorum, döverler beni... 
kadınlara gidemiyorum parasızlıktan işte... Babam beni çok dövdü..." cümlelerini arka 
arkaya sıralamıştı.

Ensar Vakfı'ndaki istismar ve taciz olaylarının ayyuka çıkmasının ardından bunu münferit 
bir olay gibi gösterirken, "Bir kereden bir şey olmaz" savunmasını yapmıştı dönemin Aile 
ve Sosyal Politikalar Bakanı. Çocuk istismarcısıyla mağdurun evlenmesi durumunda ceza 
almayacağı bir yasal düzenlemeyi hazırlarken de bunun bir sefere mahsus "mağduriyetleri" 
ortadan kaldırmak için yapılan bir düzenleme olduğunu söylemişlerdi. Açık ki ortadan 
kaldırılmaya çalışılan "mağduriyet", istismara uğrayan çocuğun yaşadığı mağduriyet 
değildir. Çocuğun mağduriyetinin ortadan kalkması için de, olsa olsa açıkça görmezden 
gelmeyi ve yok saymayı bir yöntem olarak belirlemişlerdir. Birbiri ardına gelen bu 
açıklamalarla toplumun değerler algısının ne yönde değiştirildiğini, okullarda ve 
yurtlarda karşımıza çıkan "değerler eğitimi" ve kız - erkek öğrencilerin ayrı sınıflarda 
eğitim görmesi gibi uygulamaların toplumu nasıl muhafazakarlaştığını ve tüm bunların yargı 
tarafından nasıl aklandığını ve bu algının bir süre sonra nasıl normalleştiğini gözden 
kaçırmazsak, Rakel Dink' in dediği gibi "bir bebekten katil yaratan karanlığı" daha iyi 
anlayacağız!

Gündelik Paranoya mı?

Bu olaylar birbiri ardına gelirken, bunlar şahit olanlarımız da artık farklı düşünmeye 
başlıyor. Minibüste tokatlanan kadını görüyor ama kalkamıyor yerinden, sen ne yapıyorsun 
diyemiyor. Bir gün minibüsteki tek yolcu olmak korkutuyor bir kadını, başka bir gün parkta 
çocuğunu izleyen bir adama takılıyor gözü bir kadının, dışarı çıkarken aynaya başka 
kaygılarla bakıyor, üstünü değiştiriyor bir başkası, akşam eve dönen arkadaşına "kendine 
dikkat et" derken gerçekten bunu kastediyor bir diğeri... Yaratılmaya çalışılan korku ve 
paranoya algısı gündelik hayatımızın bir parçasına dönüşüyor.

Diğer taraftan yaşamlarımıza saldıranlar da karşılarındaki suskunluk arttıkça giderek daha 
da palazlanıyor ve meşrulaşan bu şiddet giderek kendi sarmalını büyütmeye başlıyor.

"Değişim" Ama Nasıl?

Herhangi durumda yaptığımız ya da yapmadığımız eylemler kişinin içinde yaşadığı 
koşullardan bağımsız olamaz elbette. Var olan siyasi-politik atmosfer, kabul gören 
değerler elbette kişilerin eylemleri üzerinde etkilidir. Ama yine de benzer koşulları 
paylaşan insanlar, benzer durumlar karşısında farklı tepkiler verebilirler. Ve çoğu zaman 
kişilerin gerçekleştirdiği eylemler var olan koşulların sürdürülmesini ya da ortadan 
kalkmasını gerektirir.

OHAL koşullarında yaşarken artan baskıya, karşılaştığımız adaletsizliklere, giderek 
muhafazakarlaşan toplumsal reflekslere, "içinde yaşadığımız koşulların kaçınılmaz sonucu" 
olarak bakamayız. Bu kabulleniş ve beraberinde gelecek olan suskunluk ve eylemsizlik; var 
olan koşulların sürdürülmesini de kaçınılmaz kılacaktır. Çünkü bu "koşulların mağduru" 
anlayışı kişiye hiçbir şey kazandırmayacağı gibi, geçici bir süre sığınılıyor gibi görünen 
"suskunluk ve eylemsizlik" geri dönülemez bir değişime evrilecektir.

Bizi biz yapan sadece içinde yaşadığımız koşullar değil, aynı zamanda bu koşullara rağmen 
yaptığımız eylemlerdir. Herkesin yaşantısında onun olduğu kişi olmasına etki eden bazı 
olaylar, kararlar, eylemler vardır. Bazı olaylar kişinin kontrolü dışında gelişir... Bazı 
kararlar acelecilikle alınır... Bazı eylemler korka korka yapılır... Fakat geriye dönüp 
baktığımızda akılda kalan ne kontrolsüzlük, ne acelecilik, ne de korkudur. Geriye kalan bu 
olayların, kararların ve eylemlerin sonuçlarıdır.
Bugünden içinde yaşadığımız koşullar da değişmez değil fakat önemli olan geriye dönüp 
baktığımızda akılda kalanın ne olduğudur.

Özlem Arkun

ozlema at meydangazetesi.org

Bu yazı Meydan Gazetesi'nin 39. sayısında yayınlanmıştır.

http://meydangazetesi.org/gundem/2017/07/ohalde-taciz-tecavuz-siddet-kadin-her-halde-direniyor/


More information about the A-infos-tr mailing list