(tr) DAF, Meydan #30 - Göbeklitepe: Ekonomik Altyapının Arkeolojisi

a-infos-tr at ainfos.ca a-infos-tr at ainfos.ca
Thu Jan 14 16:50:01 CET 2016


Dünyanın İlk Tapınağı ---- Dünyanın bilinen ilk tapınağı olarak kayda geçen Göbeklitepe; 
Arkeolog Klaus Schmidt ve ekibi tarafından 1995'de Urfa'ya 22 km uzaklıktaki Örencik köyü 
civarında bulunan bir höyükte yapılmaya başlanan ve halen devam eden kazılarla gün ışığına 
çıkartıldı. Burada ortaya çıkartılan yapı, basit bir inanç merkezi değil; başta Arkeoloji 
ve Antropoloji olmak üzere bir çok alanda "otoriteleri" şaşkına uğratan ve kelimenin tam 
anlamıyla "ezber bozan" bir keşifti. ---- Bu keşfin neyi nasıl değiştirdiği ve hangi 
fikirlerin yerini sarstığına bakmadan önce, kısaca bu yapının ne olduğuna, nasıl 
yapıldığına, dahası burada kullanılan simgelerin neye denk düştüğüne kabaca da olsa 
bakmakta fayda var. ---- Göbeklitepe, günümüzden 12.000 yıl önce inşa edilmiş oldukça 
kompleks bir inanç merkezi. Bu da demek oluyor ki benzerlerinden, yani Stonehenge'den 
7.000 yıl, Mısır Piramitleri'nden 7.500 yıl daha yaşlı.

Çanak çömleksiz Neolitik döneme tarihlenen yapılar kompleksi, 20 tane açıkhava mabedinden 
oluşuyor. Sadece 6 tanesi gün ışığına çıkarılmış, kimisi oval, kimisi dikdörtgen planlı bu 
mabetlerin her biri boyları 3 ila 6 metre arasında değişen T biçimli antropomorfik (insan 
biçimli) sütunlarla çevrelenmiş. Bu 12 sütunun ortasında diğerlerinden daha büyük iki adet 
daha T biçimli sütun bulunuyor.

Sütunların üzerindeki, yapıların çevresindeki işlemeler ve heykeller oldukça sanatlı 
eserler; yani işinin erbabı insanlar tarafından yapıldıkları, daha doğrusu bir sanat 
geleneğinin ürünü oldukları anlaşılıyor. Öte yandan her biri 30 ila 60 ton ağırlığında 
olan T biçimli sütunların yapımında kullanılan taşların, yaklaşık 1 km öteden çıkartılıp 
kesilerek buraya taşınması ise başlı başına bir organizasyon gerektiriyor. Yapılan 
araştırmalar burada en az 500 kişinin çalışmış olabileceğini gösteriyor. Bu yapıların 
üzerindeki hayvan figürleri ve çeşitli bezemeler, aslında bir alfabeye benziyor olsa da; 
daha çok, ardılı alfabelere referanslık eden bir sembolizmi ifade ediyor.

Burada 12 sayısı dikkat çekici. Bildiğimiz üzere bu sayı, bugünün tek tanrılı dinlerinde 
ve geçmişteki bir çok dinde kullanılan bir simgeydi. (12 Havari, 12 İmam vb...) Her ne 
kadar M.Ö. 5 yy.'da Mısırlılar tarafından bulunan 12 takımyıldızını işaret ettiği 
düşünülse de, Göbeklitepe'deki 12 Sütun -eğer bir tesadüf değilse- bu gerçeği değiştiriyor.

Bu T şeklindeki sütunlar, insanların ilk defa 3 boyutlu bir şekilde tasvir edildiği 
yapılar olarak bilinir. Dikkat çekici bir diğer husus ise, insanın artık bir inancın 
merkezi halini almış olmasıdır. Hayvan figürleri, paleolitik dönemin aksine burada 
merkezde değil; tapınakların ve inancın çevresinde bulunmaktadır. Bu bir zihinsel değişime 
işaret eder. [1]

Aslına bakılırsa Göbeklitepe'yi anlatmak için yüzlerce sayfa yazı yazmak ve günbegün artan 
yeni bulguları takip etmek gerekir. Ama bizim için asıl tartışma, asıl soru şudur: "Bu 
tarım öncesi topluluk, nasıl oluyor da, böylesine karmaşık bir yapıyı inşa edebiliyor? 
Daha doğrusu, "Böylesine bir yapıyı inşa edebilen bir organizasyon, bir kültür ya da bir 
din tüm bunları yapabilmek için yerleşik yaşama geçmek ya da tarım yapmak gibi ekonomik 
bir evreyi atlamak zorunda mı?"

Günümüz dinlerine referans olan ve belki de tarihin baştan, yeni baştan yazılmasına neden 
olacak olan Göbeklitepe'nin kazılarını yürüten Schmidt ise bizi şöyle cevaplıyor:

"Önce tapınak, sonra şehir gelir!" [2]

Ekonomik Altyapının Sarsılan Tahtı

Peki, Schmidt neden böyle bir şey söyleme ihtiyacı duyuyor? Çünkü son dönemlere kadar, bu 
alana hakim olan fikir; din, kültür, uygarlık gibi gelişmelerin tarım sonrasında birbirini 
izleyen etkinlikler olduğuydu.

Marksist arkeolog Gordon Childe 1900'lü yılların ortalarında yaptığı çalışmaların sonunda 
ortaya attığı "Vaha Teorisi"ne göre neolitik devrimi -yani göçebe yaşamdan, yerleşik 
yaşama geçişi, başka bir deyişle avcı toplayıcılıktan tarıma geçişi ya da "ilkellikten" 
"uygarlığa" geçişi- tarihsel materyalizmin olanaklarıyla açıklamaya çalışır. [3] Ona göre, 
maddi gereksinimler, tarımı doğurdu. Tarım ise din, şehir ve uygarlığı yarattı. Burada 
sözü Childe'a bırakalım:

"Besin toplayan topluluklar, bulabildikleri besin maddeleriyle sınırlıydılar - av 
hayvanları, balık, yenilebilir kökler ve böğürtlen gibi bitkilerin nüfusu sınırlamış 
olduğu bir gerçektir. Bu kaynağı, büyücüler ne derse desin, insan çabası arttıramazdı. 
Gerçekten de toplama ve avlanma uğraşıları geliştirildikçe, bir noktadan sonra gerek av 
hayvanları, gerek besin bitkilerinin kaynağı kuruyacaktı. Avcı nüfusun, erişebildiği 
kaynaklara sayı bakımından uyduğu görülmektedir. Besin kaynağını arttırmak için daha çok 
tohum ekmek, daha geniş alanları ekime açmak gerekir. Beslenecek ağız arttıkça, ekecek el 
de çoğalır."

Avcı toplayıcı yaşamdan, tarım toplumuna geçişi bu şekilde yorumlayan Childe, Neolitik 
devrimin etkilerini ise şöyle açıklıyor:

"Neolitik devrim sonucu ve yeni zanaatler nedeniyle edinilen ve uygulanan bilgiler 
nedeniyle insanın yepyeni güçlere başat oluşu, insan görüş ve düşününü etkilemiş olmalı. 
Bu değişim kuruluşları da, dini de biçimlendirmiştir."

Başka bir yerde de Childe, insanlık tarihinin gelişimini ekonomik nedenlere bağlayarak 
açıklamaya girişmiştir.

"İnsan tarihi, insanın, kendi türünü güçlendiren ve çoğaltan ve böylece uyumunu ve gücünü 
sağlamlaştıran yeni endüstrileri ve yeni ekonomileri yaratışını anlatır." [4]

Peki gerçekten böyle mi oldu? Yani Marks'ın tarif ettiği ekonomik koşullar (altyapı), 
kültürü, dini ve neredeyse tüm öteki şeyleri (üstyapıyı) belirledi mi? Göbeklitepe'nin 
ortaya çıkarttığı verilere göre bütün açıklığıyla söyleyebiliriz ki: Hayır!

Göbeklitepe'deki tapınak yapısı, tarımın başladığı iddia edilen tarihten daha önce 
kurulmuş. Yani M.Ö. 10. yy.'da bu çevrede açığa çıkan hiçbir veri bize bu bölgede tarım 
yapıldığına dair bir şey söylemiyor. O halde bu avcı toplayıcılar, tarım ya da ekonomi 
dışında nedenlerle bir araya gelip bu devasa yapıyı ortaya çıkarmışlardı. Üstelik yine 
tarımla ilişkilendirilen sanat, mimari, kısacası uzmanlaşma ve toplumsal tabakalaşma 
yukarıda andığımız nedenlerden dolayı tarımdan çok çok önce bu avcı ve toplayıcı 
topluluklarda yaygınlaşmaya başlamıştı.

Yani Schmidt, "Önce tapınak, sonra şehir gelir!" derken, ekonominin yerine başka bir 
unsurun tetikleyici olduğunu söylüyordu: "Göbeklitepe bir tapınma ve bir hac alanıydı. 
İnsanların burada toplamalarını sağlayan bence dini bir etmendi. Başka bir deyişle, bu 
insanları buraya çeken tarım değil, ideolojiydi. Bu kadar çok insanın doğal olarak 
karınlarının da doyurulması gerekiyordu. Bu da tarımın gelişmesine yol açtı." [5]

Üstelik açığa çıkan bulgular, tarıma geçmemiş bir çok topluluğun entellektüel, dini ve 
kültürel faaliyetlerin içinde bulunduğunu kanıtlar nitelikte. Yine Urfa civarındaki Neval 
Çori'de (bugün Atatürk Barajı'ın altında kalmıştır) açığa çıkartılan kalıntılarla 
birlikte, bu bölgede yaşayan avcı toplayıcıların çok çok sonra tarıma geçtiği ve tarıma 
geçmeden önce oldukça sanatlı, heykeller ve tapınma alanları ortaya çıkarttıkları ve 
genelde tarım sonrası toplumlara atfedilen ritüelleri gerçekleştirdikleri tespit 
edilmiştir. [6]

Bunun haricinde, bugünkü Suriye topraklarında Fırat'ın hemen aşağısında bulunan Dja'De, 
Tel Abyad ve Jerf el-Ahmar bölgelerinde yapılan araştırmalar ise yukarıdakilerle benzer 
sonuçlar açığa çıkartıyor. Buralarda yapılan kazılarda yalnızca en üst katmanlarda 
ehlileştirilmiş tohumlara rastlanırken, daha alt katmanlarda yabani tahıl ve mercimek 
tohumları bulunmuştur. Üstelik, bu topluluklar tarıma geçmeden çok çok önce 
Göbeklitepe'dekine benzer dini törenlerin yapıldığı geniş, süslü komünal binalara 
sahiptiler. [7]

"Burada açığa çıkan neden tarım değil de, inanç?" sorusunun cevabı ise başlı başına bir 
yazı konusu olup, ayrıca irdelenmelidir. Merak edenler, Edinburg Üniversitesi'nden, Trevor 
Watkins'in 2012 yılında Urfa'da düzenlenen 1. Göbeklitepe Sempozyumu'nda yaptığı "Neolitik 
Devrimi Tekrar Düşünmek" sunumuna bakabilirler. [8]

Childe'ın Esin Kaynakları Marks ve Engels

Tabi ki, bir neolitik devrim fikri ya da neolitik devrimin, ekonomik faaliyetler sonucunda 
geliştiği fikri Childe'a gökten zembille inmedi. Gordon Childe, Marksizmi arkeolojiye 
uyarlamak konusunda oldukça katıydı. O dönemde yapılan kazıların yetersizliği, çok da 
geniş bir çevrede yapılmıyor oluşu; bu teorinin geniş kesimlerce kabul edilmesini sağladı.

Marks'ın öne sürdüğü ve Engels'in besleyerek destek verdiği "ekonomik altyapının, 
üstyapıya yön verdiği fikri, belki de en net şekliyle Ekonomi Politiğe Katkı adlı kitabın 
önsözünde bizzat Marx tarafından dillendiriliyordu:

"Gelişmelerinin belli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar 
içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da bunların hukuki ifadesinden 
başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. Üretici güçlerin gelişmesinin 
biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal 
devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme, kocaman üstyapıyı, büyük ya da az bir 
hızla altüst eder." [9]

Childe bu fikri alıp, neolitik devrim tezinde kullanarak tarihi yeni bir biçimde 
evrelendirdi. Fakat görülüyor ki, çıkış noktası hatalıydı. Kaldı ki, inançla beraber 
-yukarıda Göbeklitepe'ye ait verilere bakılırsa belki ondan da önce- sanat ya da zanaatın 
da bu ekonomik hamleden önce gelişiyor olması, bu tarihsel dizgeyi bozuyor.

Fakat burada, yazının amacı iyi anlaşılmalı. Bizim amacımız ekonominin yerine dini koyup, 
yeni bir şema önermek değil, bu şemanın olanaksızlığını ortaya koymak. Daha açık ifade 
etmek gerekirse, anarşistler; toplumların yaşamlarında ekonominin yerini yadsımadan 
devlet, din, cinsiyet, kültür gibi kurum ve kavramların bu toplumları etkiyebileceğini 
söylerler.

Pierre Clastres, "Devlete Karşı Toplum" adlı kitabında bu ilişkiyi incelemiş, ekonomik 
değişimden ziyade siyasi değişimin de bir çıkış noktası olarak alınabileceğini 
söylemiştir: "İlkel toplumlar açısından Marksistlerin ekonomik altyapı dedikleri düzeydeki 
değişim, ona bağlı yansımasını, yani siyasal üstyapıyı kesinlikle belirlemez; çünkü 
siyasal üstyapı, kendi maddi temelinden bağımsız olarak ortaya çıkar. Amerika kıtası 
ekonominin ve toplumun karşılıklı özerkliğini açıkça ortaya koymaktadır. Göçebe olsun 
olmasın, avcı-balıkçı-toplayıcı gruplar, komşu oldukları yerleşik tarımcılarla aynı 
toplumsal-siyasal özellikleri gösterirler; "altyapı" farklı olsa da "üstyapı" aynıdır. 
Buna karşılık, imparatorlukla yönetilen, devletli toplumlar olan Orta Amerika toplumları, 
diğer yörelere göre daha yoğun olmakla birlikte, teknik düzey bakımından, Tropikal 
Orman'da yaşayan "vahşi" kabilelerinkine çok benzeyen bir tarım yapıyorlardı: Bu kez 
"altyapı" aynı olsa da "üstyapı" farklıdır, çünkü birinde devletsiz toplumlar, öbüründeyse 
gelişimini tamamlamış devletler söz konusudur. Demek ki önemli olan ekonomik değişim 
değil, siyasal yapının kesintiye uğramasıdır. İnsanlığın ön tarihindeki gerçek devrim, 
eski toplumsal örgütlenmeyi pekâlâ muhafaza edebilen neolitik devrim değil, siyasal 
devrimdir. Bizim devlet adıyla bildiğimiz gücün, ilkel toplumların karşısına gizemli, geri 
dönüşsüz, öldürücü bir biçimde çıkmasıdır" demiştir. [10]

Her ne kadar Marx'tan sonra bu ilişkiyi yorumlayan Gramsci -sonrasında Frankfurt Okulu ve 
Otonomcu Marksistler- üstyapının önemini fark edip, üstyapının da altyapıyı 
etkileyebileceğini söylese de, son kertede ekonominin belirleyici etkisini reddetmemişti. 
Çünkü Marksizm, bütün düşünce sistemini ekonomik altyapı üzerinden kurmuştur.

Öte yandan, bilhassa Marx'ın ve Engels'in, ekonominin ana neden olarak kabul edildiği 
"altyapı üstyapıyı belirler" ilkesi, kendisini yalnızca arkeoloji ve antropoloji alanında 
dayatmadı. Aynı zamanda sosyolojide, politikada, bilimin neredeyse tüm alanlarında ve 
toplumların yaşamlarında da önemli etkiler bıraktı. Bilimin ve sanatın bir çok alanında 
kabul gören bu anlayış, özgür ve adaletli bir dünya arayışında olan ezilenler için de bir 
model sundu. Bu model, toplumsal hareketlerin kaderlerini belirleyen bir modele dönüştü. 
Bir çok toplumsal hareket, "bilimsel birer doğru", "reddedilemeyecek bir gerçek", "var 
olan nedenlerin kaçınılmaz sonucu" olarak görülen bu anlayışa uydurulmaya çalışıldı.

Üretim araçlarının sahibinin değiştirilmesiyle, yani ekonomik sorunun çözülmesiyle, kabaca 
dünyadaki adaletsizliklerin son bulacağı bir model önerisi, pratikte bir karşılık bulmadı. 
Ekonomik koşullar değişmiş; fakat siyasi, dini, kültürel iktidarlarla ilgili meseleler 
değişmemişti. İşte bu hesaba katılmadığı için, üretim araçlarının yeni sahipleri, kimi 
zaman eski sahiplerinden daha da büyük bir iktidar alanına sahip oldu ve adaletsizliğin 
yeni taşıyıcıları olarak tarihe isimlerini yazdırdılar.

Üstelik bu anlayış, Marx'ın düşman addettiği kapitalizm tarafından da paylaşılıyordu. 
Birçok kapitalist, Marx ve Engels altyapı-üstyapı kavramını kendilerine hediye edene 
kadar, kapitalizmin gelişimini protestan ahlakın yayılması ile açıklarlarken, bu evreden 
sonra; "her şeyin altında yatan ekonomik nedeni" savunmaya başlamışlardır.

Morgan'dan Marks ve Engels'e: Uygarlığın Merdivenleri ya da İlkel Olanın Aşağılanması

Böylesine bir algılayışın, tarihsel "dönüm noktaları"nın gerisinde kalan toplumlar için 
"ilkel" ya da "barbar" ithamlarında bulunması şaşırtıcı değildir. Marks ve Engels'e göre 
tarihte ileriye doğru atılmış bütün adımlar, bizi komünizme taşıyan "olumlu" 
gelişmelerdir. Geçmişte kalanlar "ilkel" ya da "barbar" olup, geçmişten söz açanlar 
"gerici" olarak nitelendirilmiştir. Onlara göre işin özü şudur; uygarlık öncesi 
topluluklar komünist ama "ilkel" iken, uygarlık sonrası topluluklar gelecekteki "uygar 
komünist topluma" doğru tırmandığımız merdivenlerdir.

Geleceğe yapılan bu kutsamanın, bir kökeni vardır. Marks ve Engels çalışmalarında sık sık 
Amerikalı etnograf ve tarihçi Lewis Henry Morgan'a (1818-1881) gönderme yapmışlar [11], 
hatta tarihi sınıflandırırken dayanak noktası olarak onu ele almışlardır. Morgan, tarihi 
kendince ekonomik ve toplumsal dayanaklarla geçmişten geleceğe; geriden ileriye ve 
ilkelden uygara doğru sınıflandırmaya çalışırken şöyle bir şablon çizer: Yaban Çağı - 
Barbarlık Çağı - Yukarı Barbarlık Çağı - Uygarlık Çağı.

Marks ve Engels de yazarın "Eski Toplum ya da İnsanlığın Yabanıllık Aşamasından Çıkıp 
Barbarlıktan Geçerek Uygarlığa Ulaşan Yönde Gelişmesinin Ana Çizgileri Üzerine 
Araştırmalar" [12] adlı çalışmasındaki bu şablonu şöyle uyarlarlar: Yabanıllık ya da 
barbarlık denilen aşamalar "İlkel Komünal Toplum", Uygarlık Çağı aşaması -sırasıyla- 
"köleci, feodal, kapitalist toplum" ve nihayetinde bu aşamaların sonucu ve sonuncusu 
olarak "Komünist Toplum".

Her ne kadar Engels ve Marks'ın "ilkel" ve "barbar" kelimelerini bir aşağılama olarak 
kullanmadığı iddia edilse de, kelimenin etimolojik kökeni bize bir ipucu verebilir. Eski 
Yunanlılar yabancılara, küçümseyici bir tavırla "barbaraphos" derlerdi. Çünkü, onlar ileri 
bir düşünce seviyesine ulaşmış "Hellenler"di. [13]

Freddy Pearlman, "Er Tarih'e Karşı Leviathan'a Karşı" kitabında Morgan, Marks ve Engels'in 
ilerlemecilik anlayışını eleştirirken hayli ilginç bilgiler sunuyor. "Spekülasyon yapan iş 
adamlarının danışmanı, Cumhuriyetçi bir politikacı ve bir ırkçı olan Morgan, şüphesiz New 
York'un dışında komşu olduğu, bir zamanlar kalabalıkken kıyıma uğramış İrokua toplulukları 
üzerine çalışma fırsatı bulmuştur. Morgan'dan önceki ırkçılar, Washington ve Jefferson, 
İrokuaların çocuksu oldukları üzerinde ısrar ediyordu ancak Morgan, İrokuaların çocukluk 
ve ergenlik arasında bir safhaya eriştiklerini düşünüyordu. Morgan ırkçılığını her 
basamağı ırkçı bir cilayla parıldayan bir merdivenle ortaya koydu. Küçümsemesini gizlemek 
için hiçbir çaba sarf etmedi; tam tersine bununla caka sattı; böylesi bir küçümseme 
Amerika'da bir nezaket işaretiydi (ve hala da öyledir). En alt basamağı, bebeklik 
safhasını, Vahşilik olarak adlandırdı. Bir sonraki basamağı, çocukluk safhasını, Barbarlık 
olarak adlandırdı. Ve elbette üst basamaklara Uygarlık adını verdi, en üsttekine de 
Amerikan Uygarlığı. Büyük Beyaz Irkla birlikte Morgan'da bu zirvede yerini alıyordu... 
Morgan'ın ırkçı merdiveni ajitatör Karl Marx ve devrimci iş adamı Friedrich Engels 
tarafından ödünç alınmıştı. Marx merdiveni yamamaya niyetlenmişti ama buna hiç zamanı 
olmadı. Morgan'ın merdivenini yamayan Engels oldu. Çok fazla da değişiklik yapmadı. 
Merdiveni aynen aldı, Morgan'ın tüm ırkçı terminolojisiyle birlikte: Vahşilik, Barbarlık 
vs ... Engels yalnızca merdivenin zirvesine bir ek yaptı ve en tepeye daha yüksek bir 
basamak yerleştirdi. Engels, Morgan'ın Büyük Beyaz Irkı'nı, Kapitalist Sınıf olarak 
adlandırdı, ve merdivende bunun da üstüne Marx'ın politik partisinin yandaşları ve 
liderlerini koydu. Ve bu şekliyle Morgan'ın ırkçı merdiveni basamakların isimlerinin okul 
çocuklarının kafasına bir ilmihal gibi sokulduğu SSCB, Çin, Batı Avrupa ve diğer ülkelerde 
resmi bir din haline geldi."

İlkellere yakıştırılan bu sıfatların ötesinde ilerlemeci aklın içine düştüğü bir diğer 
tuzak ise oluşturduğu determinist dizgenin imkansızlığı. Bu dizgeye göre, avcı - toplayıcı 
toplumdan üretim faaliyetlerinin gelişmesiyle tarıma geçen insan, sonrasında zorunlu 
olarak, hiyerarşik ve devletçi topluma geçmek zorundadır. Fakat, böylesine bir 
zorunluluktan bahsedemeyiz. Üstelik böylesine bir zorunluluk, sınıflı toplumun ilerlemeler 
için gerekli olduğu gibi bir tespite denk düşer. Bu tarz bir düşünme biçimi, marksizmi, 
kapitalizmin açıklarını ikame edici bir anlayış olmaya iter.

Bu aşamada tekrar başta sorduğumuz soruya dönmek iyi olacaktır. Bu keşfin önemi nedir ve 
bu keşif insanlık tarihinde neyi, neleri değiştirmiştir? Günümüzde yaşamın bütününü esir 
almış olan devlet ve kapitalizmin kökeni nedir? Başka bir deyişle, bu soruyu cevaplamak, 
hem insanlık tarihini anlamak hem de tarih boyunca, karşımıza çıkan bu sorunlarla mücadele 
edebilmek ve bunları çözümleyebilmek için oldukça önemlidir.

Aslına bakılırsa, Marks ve Engels'in de yapmaya çalıştığı şey buydu. Bu ikilinin, temel 
neden olarak ekonomiyi işaret etmesi ve bunun sonucunda açığa çıkan sistematiğin bir çok 
kesim tarafından kabul görmesi durumu, Göbeklitepe ve benzeri buluntular eşliğinde eskiden 
beri varolan bu meseleye dair tartışmaları tekrar alevlendirdi.

İktidarın Kapsayıcılığı

İnsanlık tarihinin neredeyse %95'inde iktidarlı ilişki biçimlerinden uzak yaşayan ve hatta 
birçoklarının iddiasına göre, bu ilişki biçimlerinden özellikle kaçınan insanlar, nasıl 
olmuştu da hiyerarşi, devlet, özel mülkiyet ve iktidar gibi kavramlarla karşılaşmışlardı? 
Göbeklitepe ve benzeri yapılar göz önünde bulundurularak yapılan çalışmalar gösteriyor ki, 
ekonomi dışındaki nedenler de bunları tetikleyebiliyor. Tekrar Göbeklitepe örneğine 
dönecek olursak, burada gücünü ekonomi dışındaki bir güçten aldığına inanılan, güçlü bir 
"ruhban sınıfın" var olmuş olabileceği ve ruhban sınıfın, yine yukarıda bahsettiğimiz 
"toplumsal tabakalaşmaya" ya da başka bir deyişle "sınıflı toplum"a geçilmesi konusunda 
taşıyıcı rol üstlenmiş olabileceği düşünülüyor.

Buradan yola çıkarsak, ekonomik tahakkümün ortaya çıkmasından önce başka tahakküm 
biçimlerinin de var olması bizi iktidar kavramına götürmektedir. Yazıyla amacımız, 
Göbeklitepe örneğinde olduğu gibi, toplumsal tabakalaşmaya yol açanın dinsel nedenler 
olduğunu iddia etmek değildir.

O halde, Göbeklitepe'de karşılaştıklarımızın, belki de ilk devletsi ilişki biçimleri 
olduğunu söyleyebiliriz. Üstelik bu biçimin de, anarşizmde sık sık vurgulandığı üzere 
siyasal bir iktidardan türediğini söyleyebiliriz. Yine Pierre Clastres'e dönecek olursak: 
"İlkel toplumda ekonomik yaşam özerk ve sınırları belli bir alan haline geldiğinde, üretim 
etkinliği yabancılaşmış, hesaplanabilir ve emeğin ürünlerinden yararlanacak olanların 
zoruyla yaratılmış bir emeğe dönüştüğünde, toplum ilkel olmaktan çıkmış, yönetenler ve 
yönetilenlere, efendiler ve uyruklara bölünmüş bir toplum haline gelmiş, onu yok edecek 
şeyi, yani iktidarı ve iktidara saygıyı bertaraf etmekten vazgeçmiş demektir. Bu durumda, 
işbölümü dahil toplumdaki bütün bölünmeleri belirleyen temel ayrım, taban ile tepe 
arasındaki yeni dikey sıralanmadır, ister savaşçı ister dinsel kökenli olsun, gücü 
ellerinde bulunduranlar ile bu gücün egemenliği altında olanlar arasındaki büyük siyasal 
uçurumdur. Siyasal bir ilişki olan iktidar, ekonomik bir ilişki olan sömürüden öncedir ve 
ona zemin hazırlar. Yabancılaşma ekonomik bir anlam kazanmadan önce, siyasal bir anlam 
taşır, iktidar emekten önce gelir, ekonomi siyasetin bir türevidir, devletin ortaya 
çıkışı, sınıfların doğuşunu belirler." [14]

Burada Clastres'in siyasi iktidar diye bahsettiği kavramı bugünkü hükümete kadar 
indirgenen dar anlamıyla almamak lazım. Clastres, burada siyasi iktidar derken, içerisinde 
diğer tahakküm biçimlerini de barındıran bir merkezileşme eğilimini kastediyordu. Yani 
tarihsel olarak tam da bu tarihlerde kendini belirginleştirmeye başlayan otoriter ve 
hiyerarşik ilişkiler, değişik formlarda karşımıza çıkıyordu. Bu kimi zaman yaşlının genç 
üzerinde kurduğu, kimi zaman güçlü olanın güçsüz olan üzerinde kurduğu, kimi zaman daha 
yeteneklinin az yetenekli üzerinde kurduğu, kimi zaman da erkeğin kadın üzerinde kurduğu 
bir ilişki biçimiydi. Dolayısıyla ekonomik, siyasi, dini, askeri ve cinse dayalı gücü 
elinde bulunduran iktidar sahipleri, devletin temelini atan ilişki biçimlerini kurmaya 
başlıyorlardı.

Burada belki cinse dayalı tahakküme ayrı bir parantez açmak gerekebilir. Çünkü genelde 
yine tarımdan sonraya atfedilen işbölümünün, erkeğin kadını tahakküm altına almasıyla 
başladığını [15] -Orta Paleolitik Dönem- düşünürsek, bu etmenin de sınıflı toplumun 
oluşumunda belirgin bir etkisi olduğunu hesaba katmak gerekir.

Devletsi İlişki Biçimlerinin Doğuşu

Öte yandan iktidar yapısının yeterli bir şekilde tanımlanması ve anlaşılması ise, devlet 
olgusunun hakkaniyetli bir çözümlemesiyle mümkün olabilir. Üstelik, devlet olgusunun 
şekillendirdiği zihniyet ve bunun pratiklerini derinden incelemek büyük önem taşımaktadır. 
Düşüncenin doğaya yabancılaşması, toplumsal tabakalaşma, militarist kurumlaşma, bu zor 
aygıtının icatlarıdır.

Burada odaklanılması gereken esas durum, belki de sanılanın aksine, zorunluluk arz eden 
tek biçimli bir neden-sonuç ilişkisi bulmak değil; bu tahakküm biçiminin merkezi bir hal 
alması, yani devletin ortaya çıkması ile ilişkilidir. Tekrar hatırlatmak gerekirse, devlet 
denen ve toplumu merkezi bir şekilde yönlendirmeye yarayan aygıt, toplumsal 
tabakalaşmaların kendini farklı nedenlerle belirginleştirdiği Göbeklitepe gibi örneklerin 
hemen sonrasında ortaya çıkmıştır. Göbeklitepe'nin ekonomik nedene dayanmıyor oluşu, bu 
merkezi yapılanmanın oluşma nedenlerinin ne olduğunu, ne olabileceğini anlamak açısından 
önem taşımaktadır.

Toplumsal tabakalaşmanın ortaya çıktığı toplulukların, hemen sonrasında, devlet 
mekanizması içinde örgütlenmiş olması rastlantı değildir. Ekonomik, sosyal ya da siyasi 
nedenlerle tahakküme dayalı ilişki biçiminin merkezileşmesi ilk devletsi ilişki 
biçimleridir. Yani devlet olma yolunda atılan ilk adımlardır.

Bütün bunlarla beraber, anarşizm iktidarın ve devletin doğuşuna dair oldukça yerinde 
fikirler öne sürmüş; fakat bu fikirler, akademinin başını tutmuş kimi zihniyetler 
tarafından hep göz ardı edilmeye çalışılmıştır. Anarşizmin, Marks'a ve Marksistlere 
yönelttiği en temel eleştirilerden bir tanesi ortaya konulan modelin "baştan sona kadar 
iktisadi" bir model olmasıdır.

Avcı toplayıcı bir yaşam biçiminin sonlarına doğru, bu topluluklarda iktisadi olmayan bir 
iktidarın gelişemeyeceğini düşünen bir algı; devam eden süreçte sözüm ona "üretici 
olmayan" güçlerin toplumsal mücadelelerdeki yerini küçümsemiştir. Bu da bilim olma 
iddiasındaki marksizmin pratiğini şekillendirmiştir. Her ne kadar Marx'ı yorumlayan 
kimileri, koca bir ideolojinin üretim ilişkileri üzerine kurulmasını es geçerek, farklı 
disiplinlerde, farklı isimler altında Marksizmin anlamını genişletmeye çalışmış olsalar 
da, yapılan her bir yorum Marksizmi marksizm olmaktan uzaklaştırmıştır.

Anarşizm ister ekonomik, ister dini, isterse cinse dayalı iktidar olsun, bu yapıların 
tamamını hedef alarak argümanları oluşturmuş, pratiklerini de bunlar üzerinden 
şekillendirmiştir. Anarşizme göre, illa bir ilk neden aranacaksa, bunun için "iktidar 
ilişkilerine" ve bu ilişkinin yarattığı merkezileşmeye bakılmalıdır.

Görülüyor ki, Göbeklitepe gibi örnekler, yukarıda eleştirilen şablonlar ve evreler bir 
kenara konulup yönlendirilmiş bir neden sonuç ilişkisinin bağlarından kurtarıldığında, 
iktidar denen olguyu ortaya çıkarıyor. Bu durum bir rastlantı değildir. Bireyin 
kendisiyle, diğer bireylerle ve bir bütün olarak doğayla kurduğu ilişkide iktidarlı ilişki 
biçimlerini sorgulamak, anlamak ve bunları ortadan kaldırmak niyetiyle ortaya çıkmış bir 
ideolojinin, bir felsefenin ve bir hareketin ismi olarak Anarşizm, sadece arkeoloji ve 
antropoloji gibi alanlarda değil; yaşamın diğer birçok alanında da yeni bir bakış açısı, 
söylem ve düşünce yapısı oluşturmayı sürdürüyor.

Dipnotlar:

1.) Aktüel Arkeoloji: Göbeklitepe

https://www.academia.edu/1262013/Akt%C3%BCel_Arkeoloji_G%C3%B6bekli_Tepe

2.) The First Gobeklitepe Symposium - Klaus Schmidt

http://gobeklitepe.info/first-symposium-on-gobeklitepe.html

3.) Gordon Childe and Urban Revolution

http://www.public.asu.edu/~mesmith9/1-CompleteSet/MES-09-Childe-TPR.pdf

4.) Gordon Childe - Kendini Yaratan İnsan - Varlık Yayınları

5.) New Scientist, 5 Ekim 2013-Cumhuriyet Bilim Teknoloji

6.) New Scientist, 5 Ekim 2013-Cumhuriyet Bilim Teknoloji

7.) New Scientist, 5 Ekim 2013-Cumhuriyet Bilim Teknoloji

8.) The First Gobeklitepe Symposium - Trevor Watkins

http://gobeklitepe.info/first-symposium-on-gobeklitepe.html

9.) Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı - Karl Marx - Sol Yayınları

10.) Devlete Karşı Toplum - Pierre Clastres - Ayrıntı Yayınları

11.) Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni - Frederick Engels - Eriş Yayınları

12.) Henry Lewis Morgan Eski Toplum - Payel Yayınları

13.) Nişanayan Sözlük - Barbar -

https://tr.wikipedia.org/wiki/Barbar

14.) Devlete Karşı Toplum - Pierre Clastres - Ayrıntı Yay

15.) John Zerzan - Makinelerin Alacakaranlığı - Kaos Yayınları

Bu Yazı Meydan Gazetesi'nin 30. sayısında yayımlanmıştır.

Gazetemizde yayınlanan tüm yazılara arşiv bölümünden ulaşabilirsiniz.
ETIKETLER: alt yapı, Ekonomik Altyapının, göbeklitepe, Gordon Childe, Klaus Schmidt, Marks 
ve Engels, Mısır Piramitleri, Stonehenge, üst yapı

http://meydangazetesi.org/gundem/2015/12/gobeklitepe-ekonomik-altyapinin-arkeolojisi/


More information about the A-infos-tr mailing list