(tr) DAF, Meydan #29 - Devlet Terörü ve Panik Psikolojisi

a-infos-tr at ainfos.ca a-infos-tr at ainfos.ca
Wed Nov 4 09:20:42 CET 2015


Tarih "devletlerin katliamları" ile kana bulanmış kırmızı kapaklı bir kitap gibidir. 
Karıştırdığınız her sayfadan kan ve vahşet akar, "devletin bekası" için harcanan hayatlar 
akar. Devletler yeryüzünün en büyük ve en organize terör örgütleridir. Buna rağmen 
devletin kendisi, akademiler ve sözüm ona terör uzmanları terörist kelimesini ısrarla 
ondan uzak tutarak çoğu zaman devrimcilere yapıştırır. Terör, devletlerce uygulanagelen 
fiziksel ve psikolojik bir savaş stratejisidir. Adalet, özgürlük ve barış için mücadele 
eden insanlar, devletin terörüne en fazla maruz kalan kesimdir. Terör, devlet ile o kadar 
özdeş bir kavramdır ki, son dönemlerde adı sıkça anılan, yaşadığımız toprakları ve 
Ortadoğu'yu kana bulayan terör örgütü IŞİD bile ağabeylerine özenerek kendisine devlet 
unvanını yakıştırmaktadır. Bu, son derece manidardır.

Şurası açık ki, önce Amed sonra Suruç ve şimdi Ankara'da patlatılan bombalar canımızı çok 
yaktı; birçok dostumuzu, yoldaşımızı devletin bizzat organize ettiği bu saldırılarda 
yitirdik. Devlet, bu terör saldırılarıyla sadece canlarımızı almayı hedeflemedi; toplumun 
kimi yeteneklerini de zaafa uğratmaya, sakatlamaya çalıştı. Bomba belki Ankara'da patladı 
ama yarattığı acının yanında korku ve panik de bu toprakların dört bir yanında yankılandı, 
devlet bu konuda kısmen amaçladığını elde etti.

Bunun en belirgin yansımasını patlamadan iki gün sonra, Ankara metrosunda yaşanan "canlı 
bomba paniği"nde gördük. Metro hınca hınç doluyken, bir kadın endişe ve korku dolu bir 
sesle "Arkadaş canlı bomba" diye bağırdı. Gerisi tanıdık manzaralar. Korku, panik, izdiham...

Olayın asılsız olması, o an orada olanları rahatlatsa da, içinde yaşadığımız toplumun 
nasıl bir gerilimin içerisinde olduğuna, patlamadan sonra yaşanan travmanın ne kadar ciddi 
olduğuna dair bize ipuçları veriyor. Üstelik bu tek bir örnek; canlı yayın sırasında 
fünyeyle patlatılan bombalar, asılsız bomba ihbarları birbirini izledi. Şehir 
meydanlarında, metro istasyonlarında, GBT kontrolleri arttırıldı. Ağır silahlı polis ve 
askerler "vatandaşları korumak" için ortalarda fink atmaya başladı.

Amed'de, Suruç'ta ve Ankara'da patlattığı bombalarla yaşadığımız toprakları "terörize" 
eden devlet, bombanın doğal etkisi olan toplumsal travma (şok dalgası) ile yeni bir etki 
yakalamaya çalıştı, çalışıyor. Panik ve korku imparatorluğu!

Bir Bomba, Asla 1 Bomba Değildir!

Evet, bir bomba asla 1 bomba değildir. Bir yerde bir nükleer bomba patlarsa, patlamanın 
gücüyle oluşan şok dalgası kilometrelerce öteye kadar yayılır. Bir gölün ortasına bir taş 
atarsanız, taşın etkisinin halka halka büyüyerek kıyıya dek ulaştığını görürsünüz. Bir 
yere bir bomba bırakırsanız, sadece oradaki insanları öldürmezseniz, bu olaya doğrudan ve 
dolaylı olarak şahitlik eden herkeste bir şeyleri öldürmüş olursunuz. Yani Ankara'da 
patlayan bomba, hangi şekilde olursa olsun olayın yankılandığı her noktada patlamaya devam 
eder!

Tedirgin bakışlar, huzursuz davranışlar, kasılmış bedenler birbirine eklenip korku ve 
paniği büyütür. Evet, bomba patlamaya devam eder; evet bomba öldürmeye devam eder; 
cesaretimizi, onurumuzu, dayanışma arzumuzu sakatlar! Bomba en başta bedenleri parçalar 
ama en çok ruh ve beden bütünlüğümüzü parçalar. Kaldı ki, terörün ve asıl terörist olan 
devletin kastı da tam olarak budur. Yaşamı, yaşanmayacak hale getirene kadar korku, 
panikle doldurmak!

Bu şok dalgasının genişleyen halkaların içinde ne vardır peki? Elbette travma, korku, 
panik ve endişe. Hem de toplumun hiçbir bireyini es geçmeyecek şekilde yayılan bir travma. 
Patlamanın olduğu alanda sağ kalanlar, olayı sosyal medyadan bilgisayarın karşısında 
öğrenenler, televizyondan seyredenler, birilerinden duyanlar, ne olup bittiğini tam olarak 
anlamayan ama anne ve babaların suratlarındaki endişe ve korkudan tedirgin olan çocuklar 
ve elbette patlamada yaşamını yitirmiş olanların yakınları... Hatta ve hatta katliamı 
umursamayan ve belki de kısmen yaşananlara sevinenleri de içine alan bir halka ve şok 
dalgası...

Psikiyatri bu durumu Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) olarak tanımlıyor. Travmanın 
etkisi olaya fiziksel ve duygusal yakınlığa göre fark gözetir: Olaya direkt maruz 
kalmayan, az önce adını andığımız halkaların çeperinde yer alanlarda, kızgınlık, yaşama 
karşı güvensizlik, korku, endişe ve hayatın anlamını sorgulama gibi hisler ve durumlar 
açığa çıkıyor. Diğer yandan halkaların merkezine yaklaştıkça travma daha da derinleşiyor.

Şok, korku, öfke, suçluluk, kaygı, çaresizlik ve umutsuzluk;

Gerginlik, yorgunluk, uyku sorunları, yeme bozuklukları, kalp atışlarında düzensizlik ve 
ani irkilmeler;

Huzursuzluk, güvensizlik, kendini reddedilmiş ya da yalnız hissetme, aşırı yargılayıcı ve 
suçlayıcı olma, her şeyi kontrol altında tutma isteği, çevreye ve olaylara yönelik ilgide 
azalma;

Olayla ilgili görüntülerin sürekli akla gelmesi, olayı hatırlatan en ufak şeylerin kişiyi 
o ana götürülmesi ve beraberinde konsantrasyon bozuklukları açığa çıkabiliyor.

Öte yandan, önceki saldırıda hedef olan politik ya da etnik grubun yeni bir saldırının 
hedefi olabileceği kaygısı da bu insanların yaşadıkları travmayı katmerleyen bir diğer 
etken oluyor.

Her ne kadar psikiyatrinin kendisi, bu noktada kişiler üzerinden doğru tespitler yapıyor 
olsa da, koyduğu çözüm önerileri oldukça güdük kalıyor. Tedaviler, seanslar, toplum 
merkezleri gibi çözüm arayışları yaşanan böylesine bir toplumsal olay için bir hayli 
kişisel kalıyor. Psikiyatri, her zamanki hatasına düşüp, toplumsal bir sorunun çözümünü 
bireylerin yaşamında olabilecek birkaç ufak değişiklikte arıyor.

Evet, acılarımız, korkularımız ve meseleyi ne derece farklı hissettiğimiz biricik 
olabilir. Fakat bu vaka, kesinlikle toplumsal bir vakadır. Bu saldırı devlet eliyle 
organize edilmiş, bütün detaylarıyla planlanmış, ölecek insanların politik görüşlerinden, 
bu meseleden toplumun geri kalanı ne kadar ve ne şekilde etkileneceği düşünülmüş, toplumda 
oluşan travmanın, devleti yönetmeyi kolaylaştıracağı, insanları sokaktan uzak tutacağı, 
gündelik sosyal yaşamı tahrip edeceği, toplum içerisindeki iletişimi, dolayısıyla 
insanların arasındaki ilişkiyi ve güven duygusunu sakatlayacağı öngörülmüş ve hatta 
insanların katillerinden kendilerini korumasını bekleyeceği "sağlıksız" bir gerçekliğin 
yaratılması ince ince hesaplanmıştır.

Elbette, ne bu korku ve panik havası çok anormal ne de toplumun içinde bulunduğu travmanın 
kendisi de garipsenecek bir şey. Dostlarını, yakınlarını, yoldaşlarını yitirmiş insanların 
ya da bu olaya herhangi bir şekilde maruz kalmış diğerlerinin yaşadığı ortama ve geleceğe 
karşı bir "...acaba..." ile yaklaşması bizi şaşırtmalı.

Fakat şunu unutmamalıyız ki, katillerimizin korumasına muhtaç kalmamak böyle alçakça 
saldırılara tekrar karşılaşmamak için, dahası kaybettiğimiz dostlarımızın arzularına ve 
inançlarına sahip çıkmak için korkunun yerini cesaretle, paniğin yerini sakinlikle 
değiştirmeli. Bizi bile isteye yalnızlığa ve yalıtılmışlığa gömmek isteyen bu iktidar 
odaklarına karşı "paylaşma ve dayanışmayı" yükseltmeli, yaşadığımız acıyı, hissettiğimiz 
öfkeyi kavgayla harmanlayıp mücadele etmeye devam etmeliyiz. Çünkü acılarımızı saracak, 
öfkemizi dindirecek, toplumu bu travmadan çıkartacak ve dostlarımızın anısını ve 
fikirlerini yaşatacak olan şey mücadelenin ta kendisidir!

Bu yazı Meydan Gazetesi'nin 29. sayında yayımlanmıştır.

http://meydangazetesi.org/gundem/2015/10/devlet-teroru-ve-panik-psikolojisi/


More information about the A-infos-tr mailing list