(tr) Kürşad Kızıltuğ İle Söyleşi

a-infos-tr at ainfos.ca a-infos-tr at ainfos.ca
Wed Mar 28 15:08:24 CEST 2012


Kürşad Kızıltuğ İle Söyleşi: 'Heteroseksüel erkekler, patriyarkayı
kendi meseleleri olarak görmediler.'
Kürşad Kızıltuğ ile toplumsal cinsiyeti,erkekliği,anarşizmi ve şiddet
konularını konuştum. Fakat söyleşiyi yaparken hızımızı alamadık ve
ortaya çok uzun bir söyleşi çıktı. Söyleşinin daha iyi anlaşılması ve
üstüne düşünülebilmesi açısından söyleşiyi iki parça halinde yayınlama
kararı aldık. Fazla uzatmadan söyleşinin ilk parçasına bağlanalım.

Söyleşi: İlker Cihan Biner

İlker Cihan Biner: Toplumsal cinsiyet, ataerkillik ve heteroseksizm
konularıyla ve bu alanda yürütülen aktivist girişimlerle (daha önce
biz erkek değiliz inisiyatifi'nde, şimdi "rahatsız erkekler" isimli
blog yoluyla) ve bunun yanı sıra lgbtt hareketleriyle ilgilisin. Bu
alandaki literatürü takip ediyorsun. Ataerkillik, cinsiyetçilik ve
heteroseksizm karşıtı bir erkek politik girişimi, hali hazırda muhalif
çevrelerde ne kadar karşılık bulabiliyor?

Kürşad Kızıltuğ: Erkekler tarafından geliştirilmiş cinsiyetçilik ve
heteroseksizm karşıtı apaçık bir politikayı radikal sol içinde
-dünyada da- benimsemiş görünen pek fazla kimse bulamayız. Hemen hemen
her radikal / devrimci toplumsal teorinin ve politikanın en temel
zayıf noktalarından birisini bu oluşturuyor. Bu alan radikal solun
içerisinde yer alan erkeklerden ziyade, toplumsal cinsiyet çalışmaları
alanında çalışan kadınlar ve erkeklerce geliştiriliyor. 'Eleştirel
erkeklik çalışmaları' da denilen bir saha giderek genişliyor ve bu
konuda çok fazla yayın yapılıyor son yıllarda. Nihayet son dört-beş
yıl içinde Türkçe'de de örgütlü politik çevrelerin içinden değil, ama
sol çizgideki bazı erkek yazarlar ve akademisyenler ve tabi ki
feminist politikaların içinde yer alan kadınlar tarafından bu alanda
giderek artan çok değerli çalışmalar yapılmaya başlandı. (Küçük bir
kaynakça için rahatsız erkekler sitesine bakılabilir). Şimdi bu tür
çalışmaların ve bu zamana kadar yapılan birkaç aktivist girişimin
geniş bir toplumsallık kazanarak öncelikle sol çevreler içindeki
erkekler arasında yankısını umabilecek noktada olduğumuzu düşünüyorum.
Tabi bunun için politik çalışmalar yapmak gerekiyor. Kendi kendine
bilinç sıçraması olmaz.

Bu konuda özgürlükçü akımları istisna tutmak isterdim. Ancak feminist
düşünceyle ve queer politikalarıyla (ve bu politikaların özneleriyle)
organik bir bağlantı kurmak dışında, hegemonik erkekliğe karşı politik
bir berraklığı, gündelik hayata yönelik devrimci bakışı içselleştirmiş
olan toplumsal anarşizmin çağdaş akımlarında ve toplumsal ekoloji
düşüncesinde bile olgun bir şekilde bulmak zor. Yani erkeklerin de bu
tür bir politikanın aktif öznesi olarak tarifi tam olarak yapılmıyor.

Yine de bu konuda düşünsel düzeyde ilk başlangıç adımlarını  atanların
çağdaş anarşizm ve ekoloji düşünceleriyle ilgili olan devrimci
kuramcılar arasında olduğunu rahatça söyleyebilirim. Ancak diğer
taraftan radikal politik çevrelerden bağımsız olarak, hegemonik
erkekliğe ve cinsiyetçiliğe karşı koyan erkekler tarafından
geliştirilmiş bir aktivizm de dünyada gelişmeye başladı. Türkiye'de de
bu aktivizm dört yıl önce mütevazı adımlarla Biz Erkek Değiliz
İnisiyatifi tarafından başlatıldı.

Her ne kadar, sol çevrelerdeki ve Kürt özgürlük hareketi içindeki
erkeklerden herhangi birisiyle oturup patriyarkal egemenlik, eril
şiddet, cinsiyetçilik ve heteroseksizm üzerine konuştuğumuz zaman
sözlü düzlemde bu konuların önemini inkâr edecek pek kimse
olmayacağını düşünmeye eğilimli olsak da... Bu konuyu bizzat kendilerini
özne kılacakları bir başlık olarak ifade edecek erkekleri hemen
bulabileceğimizi hayal etmekte zorlanıyoruz.

Aslında cinsiyetçilik karşıtı politikalar, politikalar toplumsal
cinsiyet kalıplarından farklı tarzlarda ama benzer şiddette etkilenen
hem kadınların hem de erkeklerin karşılık üretmeleri gereken bir konu
iken, şimdiye kadar bu konu yalnızca kadınların ve heteroseksüel
yönelimin dışındaki bireylerin meselesi olageldi.

Daha da kötüsü meselenin doğasından ötürü  böyle olmasının zorunlu
olduğu gibi bir ön kabulün politik olarak sol çevrelerde hâkim olması
hiç de sorgulanmadı. Ve şu terimler doğalmış gibi yerleşti: kadın
hareketi, lgbtt hareketleri. Erkeklerin bir şey yapması gerekmiyor
demek ki!

Ya da başka türlü söylersek heteroseksüel erkekler, patriyarkayı kendi
meseleleri olarak görmediler. En mangalda kül bırakmayan profeminist
ya da feminist dostu, homofobi ve transfobi karşıtı söylemlerde
bulunan anarşist ve sosyalist ya da komünist erkekler için bile,
mesele hep diğerlerinin meselesidir. O erkekler büyük teorilerle,
bilimle, makro politikanın girdisi çıktısıyla uğraşırlar, ancak küçük
ölçekli konular, özel alan, cinsellik, cinsiyet kimlikleri ve ev içi
pratiklerin işbölümüne ayrılması, ya da politik kamusallığın
cinsiyetçi yapısı hep bundan olumsuz etkilenenlerin meselesidir.
Toplumsal olarak ayrıcalıklı konumlarını kullanmakta beis görmeyen
heteroseksüel erkeklerin değil! Herhâlde kendileri hiçbir toplumsal
cinsiyeti ve cinsel yönelimi olmayan başka dünyanın varlıkları ki bu
meseleleri kendileri için sorun edinmiyorlar.Bu, beni konunun tüm
özgürleşmeci ve devrimci politikalar açısından önemini üzerinde biraz
daha durmaya itiyor.


İlker Cihan Biner: Peki, erkeklerin, vurguladığınız gibi ama özellikle
radikal politika içindeki heteroseksüel erkeklerin, patriyarka
karşısında, feminist ve queer harekete paralel olarak bir mücadele
alanı açması mümkün müdür? Ve böyle bir politik mücadele neden
özellikle ayrı bir alanda kurulması gerekiyor?

Kürşad Kızıltuğ: Heteroseksüel erkeklerin ayrı bir politik mücadele
açmasının gerekliliği eril tahakkümün ve erkek kimliğinin kurulumunun
farklılığından kaynaklanıyor. Erkek cinsiyet kimliği hem tahakkümün
nesnesi hem de öznesidir. Bu yüzden eril cinsiyet kimliğinden
özgürleşme politikası iki yönlüdür. Hem tahakküm ilişkilerinin öznesi
olduğunu farkındalığını kazanmak hem de özelikle erkekler tarafından
birbirlerine uygulana baskıya ve kişinin kendi kendisine uyguladığı
içselleştirilmiş baskıyı fark etmek.

Hegemonik erkekliğin bu iki yönlülüğü erkeklerin, buna karşı mücadele
etmesini zorlaştırıyor. Çünkü zor olan, kişinin hem başkasına
uyguladığı iktidarı fark etmesi hem de bunu reddetmeyi öğrenmesidir.
Bundan daha da zor olan ise iktidar konumunda olmak için sürekli bir
baskı altında olan heteroseksüel erkeklerin, kendilerini bu cendereden
çıkarıp hegemonik erkeklikten özgürleşmiş bir erkek olmanın neye
benzer olduğunu bilememeleridir. Ya da bunu tahayyül edecek
cesaretlerinin olmamasıdır. Bütün güçlü görünme gösterisi de bundan
kaynaklanıyor.

Erkeklerin her an yaşadığı büyük bir korku kaynağı, o özgürleşme
halinin daima 'erkek olmayana' benzer olduğunun bilincinde olmaktır.
Ki bu yanlış bir varsayım değildir. Sorun bunu başka bireylerin
saldırısına maruz kalma endişesi taşımaksızın korkusuzca yaşamayı
öğrenmektir.

Erkeklerin cinsiyet kimliklerinden özgürleşme yolunda çaba sarf
etmelerinin en belirgin boyutu bu korkuyu yenme yönündeki gayretleri
olacaktır. Hayatları boyunca kendilerine hiçbir şeyden korkmaması
öğretilen erkeklerin, en çok korktukları şey de budur: erkekliklerinin
yani iktidarın elden gitmesi. Bu korku başkalarına ve kendilerine
neler pahasına iktidar olmaya mahkûm olmak ve başkalarını da kendi
iktidarlarına mahkûm etmek durumunda kaldıklarını fark etmelerini en
zorlaştıran şeydir. Bu yüzden de erkeklerin en solcusu, devrimcisi
anarşisti de dâhil olmak üzere, hegemonik erkeklik üzerinden bir
eleştiri geldiği vakit hemen savunmacı olma eğiliminde olur. O kadar
ki asıl sorunlunun, ayrımcının kendisi değil de onu eleştiren feminist
ya da queer politikası içindeki kişiler olduğunu iddia etmeye kadar
gider iş. Tıpkı en büyük terörist olan devletlerin bir parçacık
yaşamlarını iyileştirmek için mücadele eden sıradan insanları terörist
olarak düşmanlaştırması gibi. İnanmak güç ama anarşist çevrelerde
anarko-feministlere femi-nazi ya da 'siz kadıncısınız', 'asıl siz
ayrımcısınız' diyenler bile olmuştur. Sosyalist ve sol çevrelerde de
benzer vakalar bitmiyor. Tıpkı (eskisi kadar fazla olmasa da)
feminizmi bir küçük burjuva siyaseti olarak görmeye devam eden
sosyalist ve anarşistlerin var olmaya devam etmesi gibi.

Bu tür durumlara şaşırmamakla beraber, bu reflekslerin hâlâ bu kadar
güçlü olmasına üzülüyor insan. Çünkü  en cinsiyetçilik ve
heteroseksizmin en olmamasını umduğumuz yer bu çevreler. Ama bu
refleksler artık ayyuka çıkan bir eril iktidarın zayıflamasının da
alametlerindendir. Yani başka bir deyişle, bir yandan erkekler
arasında da ayrıcalıklı konumları terk edenler olmalı ki bu tür
çaresiz söylemsel saldırganlık hallerinin açığa çıkabilmesi mümkün
olsun. Ama zayıflığın asıl sebebi, kadın hareketleriyle lgbtt
hareketlerinin radikal politik çevrelerde artık hafife alınamayacak
bir etkilerinin olmasıdır. Bu yüzden artık radikal politik çevreler
içindeki heteroseksüel erkeklerin kendilerine dönerek politika yapmaya
başlamalarının zamanı geldi de geçiyor bile. Zira bunların hiçbirisi
salt kendi 'kişisel' meseleleri değildir.

İlker Cihan Biner: Peki patriyarkaya karşı mücadelede, heteroseksizme
karşı koymak etmenin ana meselelerden birisiyken, heteroseksüel
erkeklerin ayrı bir alanda örgütlenmesi heteroseksizmi yeniden üretmez
mi?

Kürşad Kızıltuğ: Hayır bence üretmez, çünkü heteroseksüel olmayan
erkeklerle kadınlar da zaten bir biçimde lgbtt hareketlerinin ya
içindedirler, ya da destek verirler ya da bu mücadelenin açtığı
özgürleşmelerden olumlu kazanımları vardır. Feminist hareket ise
cinsel yönelime ve trans kimliğe bakmaksızın zaten kadınlık
deneyiminden geçen herkese açık bir politika ve örgütlenme ortaya
koyar. Bu yüzden patriyarka ve heteroseksizme karşı olan bu her iki
politikanın da dışında kalan terim heteroseksüel erkekliktir. Ayrıca
benim vurguladığım nokta, heteroseksüel erkeklerin "de" politik olarak
patriyarkaya karşı kendi politik öznelliklerini inşa etmeleri için
ayrı bir alan kurmalarının gerekli olduğu; yoksa bu alanı sadece
hetero erkekler olarak kendi aralarında kurmaları değil. Bunu söylemek
düpedüz ayrımcılık olurdu. Ama bu alanı kurarken elbette erkekliğin ne
olduğundan başlanacağına göre, bu alan zorunlu olarak heteroseksüel,
queer ve trans erkeklerin, kısaca erkeklik deneyiminden geçen ve
hegemonik erkekliğin dışına çıkmak isteyen her erkeğin birlikte
kuracağı bir alan olacaktır.

Cinsiyetler ve cinsel yönelimler alanındaki iktidar ilişkilerinin
baskın terimi olan heteroseksüel erkeklik, hem cinsiyetçilik hem de
cinsel yönelim ayrımcılığı sorununun birincil kaynağıdır. Ve bu
ayrımın sürüp gitmesini sağlayan başlıca şeylerden birisi, erkekliğin
daima, saf ve idealize bir kimlik olarak üretilmesidir. Eril
iktidarın, şiddetin, erkekler arasında birbirine yönelik baskının,
erkeklerin kadınlara yönelik bastırma ve kısıtlamalarının ve farklı
cinsel yönelimlerin dışlama ve nefrete maruz kalmasının kaynağında
kendi idealize edilmiş varlığını ve iktidarını korumaya ve sürekli
başkalarına ispat etmeye programlanmış bir toplumsal erkeklik biçimi
vardır. Bunun sol içinde de devam etmediğini hiç kimse iddia edemez.
Yeri gelmişken bir takım politik ayrışmaların bile gerçek ideolojik
tartışmalardan değil eril rekabet kültürünün yan ürünleri yüzünden
olduğunu hala fark etmeyenler çoğunlukta.

Bu bakımdan, cinsiyet eşitliği ve özgürleşmesi sorunlarında altüst
edilmesi gereken iktidar ilişkisinin somut cisimleşmesi hegemonik
erkeklik olduğu için, hegemonik erkekliği dönüştürecek olan da yine
dıştan gelecek müdahaleler ya da kısıtlamalar ve dışarıdan bilinç
taşıma değil erkeklerin kendi kendilerine uyguladıkları baskı
mekanizmalarını terk edip, erkekliklerimizi dönüştürmektir. Hegemonik
erkekliğin dışına çıkış yolları icat etmek ve hem kendisini hem de
kendi dışındakileri baskı altına almayacak farklı erkeklik biçimleri
yaratmaktır.

Bu yüzden, kadınlar ve lgbtt bireyler, daha ziyade kendilerine
dışarıdan gelen baskı mekanizmalarına karşı mücadele ederek özne
olurlarken, heteroseksüel erkekler ise ancak kendi içlerinden gelen ve
hem bizzat kendi kendilerine hem başka heteroseksüel erkeklere ve hem
de kadınlara ve lgbtt bireylere yönelttikleri iki yönlü baskıyı
eşzamanlı ortadan kaldırmaya yönelik bir çaba içinde olmak
zorundadırlar. O halde erkeklerin de kendilerinin patriyarkaya karşı
koyan özgürleşme politikalarının öznesi olmaları gerektiğini görmeleri
gerekiyor. Ama nasıl? Feminist harekete ya da lgbtt hareketine
katılarak mı? Bence bu sorulmaması gereken bir soru. Heteroseksüel
erkeklerin kat edecek o kadar çok yolları var ki ancak kendi
aralarında politika geliştirmeli ve bu politikanın adını bulmalılar.

Bunu geliştirmek zannedildiği kadar zor değil. Büyük teorik ve
örgütlenme hazırlıkları da gerektirmiyor. Erkekler arasında yaygın
olan korku, endişe, rekabetçilik ve güç gösterisinden uzak bir politik
ortamı yaratabilmek ve hegemonik erkekliğin görünür hale gelebilmesi
için yapılacak şey çok basit: Büyük politik-teorik mevzulara ayrılan
zamanlardan biraz tasarruf edip, özel alana dair, gündelik hayata,
cinsiyetler arası ilişkilere dair konuşmaları bizzat erkeklerin kendi
aralarında konuşmaya başlamaları. Erkek muhabbetinin mantığını tersyüz
edip, kendi erkekliklerini masaya yatırmaları ve bunu politik bir
keşif olarak ciddiye almaları. Bu yolla erkekliğin aslında ne kadar
kırılgan olduğu, içe dönük sorgulamada bir kez açıklık gösterildiğinde
dönüşümün ne kadar kolay olduğu, birbirine güvenen insanların arasında
görülebilir olacaktır. Bu gibi, denenmiş ve uygulamada devrimci
dönüştürücü etkileri sınanmış yöntemler, feminist ve lgbtt
hareketlerinin deposunda ziyadesiyle doludur. Politik erkekler,
feminist ve queer yoldaşlarından bu aletleri ödünç almakla kalmayıp
yenilerini de icat edebilirler. Okumak için de şimdiden bir raf dolusu
çalışma var: Türkiye'de üretilmiş olan Serpil Sancar'ın, Pınar
Selek'in, Tayfun Atay'ın harika kitaplarının yanında ve şimdi adlarını
buraya sığdıramayacağım (ama onlara da haksızlık olmasın) başka çok
güzel çalışmaların olduğu bu alana el atar atmaz karşımıza koca bir
özgürleşme ufku hemen çıkacaktır.

'Erkeklik, hem kadınlık ve heteroseksizmle ilişkisi açısından hem de
kapitalizm, devlet, hiyerarşi, militarizm, doğanın tahakküm altına
alınması ve otoriterlik açısından ele alınması ve dönüştürülmesi
gereken bir iktidar üretim alanıdır.'

İlker Cihan Biner: Güncel duruma baktığımızda böyle bir politikayı
geliştirmenin somut olanakları, hem radikal sol içinde hem de dışında
nasıl şekilleniyor?

Kürşad Kızıltuğ: Hali hazırda dünyada da el yordamıyla yürüyen ve bu
coğrafyada da pek bir karşılığı olmayan bu politikayı yaratmak
gerekiyor. Çünkü radikal politik çevrelerdeki TÜM erkekler, feminizm
ve queer politikalarından hem bir şeyler öğrenebilir, onların
gündemlerinden ve teorik araç gereçlerinden faydalanabilirken
-özellikle eleştirel erkek çalışmaları alanında- hem de kendine özgü
bir politika inşa edilmesinde tümüyle kendilerine özgü ve kendi
bağımsız yollarını geliştirmeleri artık mümkündür.

Patriyarkanın, tahakkümün bütün diğer biçimleriyle, hiyerarşiyle,
otoriterlikle, militarizmle, patronajla olan doğrudan bağlantısı çok
temel bir kavrayış olarak artık muhalifler arasında yerleşmelidir.
Kapitalizmle, doğanın tahakküm altına alınmasıyla ve devletle koşut
bir tahakküm biçimi olarak sürekli yeniden biçimlenmesi ve dönüşüm
geçirmesi apaçık görülmesi gereken bir konudur. Bu yüzden erkeklik ve
kadınlık halleri karşılıklılık içinde ele alınması gerekiyor ve bu
sadece kadın hareketinin meselesi değildir. Erkeklerin de hegemonik
erkekliği ve toplumsal cinsiyeti siyasal analizlerin temel
unsurlarından birisi haline getirmesi gerekiyor. Ya da cinsel yönelim
farklılıklarının bastırılması yani heteroseksizm sadece lgbtt
bireyleri sınırlayan bir şey değil, tüm insanların cinsiyet
kimliklerinin ana çizgilerini inşa eden ve cinsellik pratiklerini
kodlayan bir ilişki biçimidir. Bu da hegemonik erkekliğin nasıl
biçimlendiğini görmek için en önemli boyutu verir bize.

Bu yüzden erkeklik, hem kadınlık ve heteroseksizmle ilişkisi açısından
hem de kapitalizm, devlet, hiyerarşi, militarizm, doğanın tahakküm
altına alınması ve otoriterlik açısından ele alınması ve
dönüştürülmesi gereken bir iktidar üretim alanıdır. Bu iktidar üretim
alanının orta yerinde, hegemonik erkeklik içinde kaldıkları sürece,
benliklerini sağlıklı ve özgür bir şekilde kurma şansını daha başından
kaybetmiş olan tüm erkekler ancak patriyarka sorununu diğer
politikalara bağlarlarsa yaşadıkları ortamdaki birebir insan
ilişkileri içinde sağlıklı bir eşitlikçi ortam tesis edebilirler.
Çünkü hegemonik erkekliği sorgulamadan radikal politikaya soyunan bir
erkek, sermaye biriktirirken onları sömürürken aynı işçileri
özgürleştirme, onlara fırsat sunma iddiasındaki bir patrona, ırkçılık
karşıtı söylemler ortaya koyarken Kürtlerin en pis işlere yollanmasına
karşı çıkmayan -ama bunu söyleyen Kürtlere milliyetçi diyen- bir beyaz
Türk'e benzer.

Daha da önemlisi cinsiyetçiliğe ve heteroseksizme karşı özgürlük
mücadelesinin, en geniş kapsamıyla tesis edilebilmesi, kapitalizmin ve
devletin yeniden üretim alanında ya da özel alanda kurduğu tahakkümü
aşabilmeyi gerektirir. Bu yüzden cinsiyet ve cinsellik temelli
özgürleşme politikaları ile kapitalizme karşı mücadele arasında tam
bir paralellik vardır. Öyle ki bu paralellik, kapitalizme karşı
mücadelenin, cinsiyet eşitliği için yürütülen mücadeleden ayrı
düşünülememesi anlamına geliyor.

Bunun ayrıntılarına girmek için burada yerimiz yok ama, basitçe şunu
söylemeliyim: kapitalizme karşı devrimci bir tasavvuru olan radikal
politik çevrelerin, patriyarkaya karşı mücadele etmeyi heteroseksüel
erkek bireyleri de içerecek şekilde kapsayacak genişlikte tasavvur
etmemeleri söz konusu olursa, yani üretim alanı ve kamusal alanda
devrimci olurken, yeniden üretim alanı ve özel alana dair sağ
muhafazakarlığın tekrarları söz konusu olursa, bu yarım devrimcilik
anlayışıyla değil kapitalizme meydan okumak liberalizmin bir adım
ötesine dahi gidilemez. Bu konuda daha derinlikli tartışmalar
yapabilmek için tıpkı Marksist feministlerin, cinsiyetçi işbölümünün
kapitalizm altında sürüp gitmesini politik ekonomi açısından ele
almaları gibi, hegemonik erkeklik inşasının ve heteroseksizmin
kapitalizm içinde niçin sürüp gittiğini analiz edecek kavramsal bir
mücadele de gerekiyor.

''Tüm sol çevreler kadın özgürleşme mücadelesinin önemini idrak etti.
Ancak konu cinsel yönelim özgürlüğüne gelince lgbtt bireylerin
mücadelesini hala sağ muhafazakâr şekilde okuyan ya da en azından
sessiz kalan sol gruplar çoğunluktadır. ''

İlker Cihan Biner: Sosyalist sol sence bu analizi yapacak kadar hazır
mı bu konuda?

Kürşad Kızıltuğ: Radikal ya da devrimci çevrelerdeki heteroseksüel
erkeklerin bu tür bir patriyatrka karşıtı erkeklik politikasına hazır
olup olmamaları, çok da keyfi ya da nesnel koşullar üzerinden
değerlendirilebilir bir mesele değildir. Çünkü bu erkeklerin
farkındalık geliştirmelerini bekleyerek geçiştirilebilecek bir mesele
ya da bir yan konu ya da bir lüks değildir. Bu devrimci tasavvurumuzun
kurumsallaşmış tahakküm ilişkilerinin bütününe karşı gerçekten ne
kadar devrimci olduğunu ölçecek bir turnusol testidir artık.
Patriyarkal tahakküme karşı mücadeleyi yalnızca kadınların ve lgbtt
bireylerin politik öznelliğine ait bir alan olarak gören bir
heteroseksüel erkek, bir devrimci ile bir liberalin aynı bedendeki
melezinden başka bir şey değildir. Bu da siyasal anlamda sadece bir
hilkat garibesi ortaya çıkarır. Bunun sonuçlarını da eril şiddetin ve
ayrımcılığın hala radikal sol çevreler içinde sürekli ortaya
çıkmasından biliyoruz. Artık bu konularda politika üretmenin hazırlık
koşulları fazlasıyla olgundur, çünkü tüm sol çevreler kadın özgürleşme
mücadelesinin önemini idrak etti. Ancak konu cinsel yönelim
özgürlüğüne gelince lgbtt bireylerin mücadelesini hala sağ muhafazakâr
şekilde okuyan ya da en azından sessiz kalan sol gruplar
çoğunluktadır.

İlker Cihan Biner: Günümüzde feminist hareket veya lgbtt hareketi
içersinde erkekler de olmalı mıdır, toplumsal cinsiyet,ataerkillik ve
heteroseksizme karşı mücadelede erkeklerin de var olması ne anlamifade
ediyor?

Kürşad Kızıltuğ: Her iki özgürleşme politikasının da dışında kalanlar
heteroseksüel erkeklerdir. Zira trans erkekleri ve trans kadınları her
iki harekette de görebiliyoruz. Benzer şekilde gey, biseksüel ve trans
erkekler zaten homofobi ve transfobi karşıtı mücadelenin aktif
özneleri arasındadırlar. Feminist hareketten farklı olarak tüm queer
hareketlerin örgütlenme gündemlerine, politikalarına, eylemlerine her
zaman heteroseksüel kadın ya da erkeklerin katılımı açıktır.

İlker Cihan Biner: O halde heteroseksüel erkeklerin feminist harekete
katılımları ya da katılamamaları ne anlama geliyor? Pratik olarak eril
tahakkümün öznesi olma durumlarını tartışmaya açmayan;cinsiyetçiliğin
ve heterseksizmin kurduğu erkek bedeni, dili ve cinselliği içinde
kalmaya devam eden erkeklerin kadın hareketine, hiçbir kadınlık
tecrübesi olmadığı halde kadınların yaşadıkları tüm zorlukları
anlayabilecek bir kavrayış açıklığı ile dahil olması mümkün müdür?

Kürşad Kızıltuğ: Bence değildir. Bunu feminist kadınlar söylüyor ama
erkeklerin de söylemesi gerekiyor. Erkeklerin, feminist ve queer
hareketlerin deneyiminden öğrenmesi ve bunu kendi aralarındaki
yaratacakları deneyimlerde kullanmaları ayrı şeydir, verili halleriyle
karma hareket talep etmeleri ya da kadınların sırf kendi güçleriyle
açtıkları siyasal alanlara dahil olmaya çalışmaları ayrı.

İlker Cihan Biner: Peki profeminist erkeklik ya da feminist erkeklik
diye bir şey söz konusu olabilir mi?

Kürşad Kızıltuğ: Bence olamaz. Birincisi bu terim kadınların 200 yıla
yaklaşan mücadeleleriyle açtıkları alanı ve bunun kavramsal birikimini
hazırlop şekilde tüketmeye eğilimli olduğu olamaz. İkincisi de
kadınlar kendi özgürleşme süreçlerinin özneleri olabilirler, erkekler
de kendilerininkinin. Ne kadınlar erkekleri ne de erkekler kadınları
özgürleştiremez.

Erkeklerin kendi özgürleşme alanlarının bir kısmı, bir taraftan
heteroseksüel olmayan deneyimler yoluyla başka bir taraftan
transgender deneyimler yoluyla zaten açılmış durumda. O halde
heteroseksüel erkeklik deneyimin içinde olan erkekler, kendi
bedenleri, cinsellikleri, cinsiyet kimlikleri, dilleri, yaşam
alışkanlıkları ve tüm gündelik pratiklerini ele alacakları, bunları
özgürlükçü bir şekilde dönüştürebilecekleri yeni bir siyasal deneyim
alanı açmak zorundalar. Bu ne profeministtir ne de queer. Eğer
heteroseksüel erkeklerin illa ki bu iki alana atıfta bulunarak
kendilerini dönüştürmeleri gerektiğini düşünecek olursak, eril
tahakkümün dönüştürülemez bir öz olduğu gibi bir varsayıma kendimizi
kaptırabiliriz ki bunu muhafazakârlar dışındaki hiç kimse istemez.
Üstelik gündelik hayat içindeki karmaşık iktidar ilişkileri kendimizi
sürekli olarak bir ilişkide baskın tarafken bir diğerinde ezilen taraf
olarak görmemize yol açıyorsa, erkeklerin hegemonik bir blok
oluşturduğunu da iddia edemeyiz.

Aksine farklı erkeklikler arasındaki sürekli mücadele ve müzakereler,
hepsi de eril tahakküme dahil olmayan sayısız erkeklik biçiminin daha
şimdiden mevcut olmasındandır. O halde sorun bu yaygın olmayan durumu
tersine çevirerek, hegemonik erkeklikten farklı erkeklikleri
çoğaltmaktır.

Bu yeni alanın adı henüz yok. Bu alanın düşünsel kaynakları çok
zengin; bu alanı kurabilmek için örnek alabileceğimiz deneyimler çok
zengin. Bu alanın öznesi verili: hegemonik erkeklik. Ve fakat bu
alanın bir ezileni yoksa nasıl özne tarif edebileceğiz diye kara kara
düşünmesin erkekler. Çünkü bu alan, erkeklerin erkekleri ve tüm canlı
varlıkları, yine erkekler tarafından ezdiği alan. Siyasal
mücadelelerin verileceği son büyük savaş alanı eril tahakkümdür. Bunun
için eğer illaki bir ezilen özne arıyorsak, önce erkeklerin baskısı
altındaki tüm dünyayı görmeli ve hala bunun parçası olmak istiyor
muyuz diye sormalı sonra da biz erkekler, biz hepimiz bize dayatılmış
bu erkeklik kimliğinin altında biz kendimiz de eziliyoruz, ve
birbirimize diye çığlık atıp kendimize bir yol bulmaya çalışmalıyız.
Adı olmayan ama neyi devirmesi gerektiği apaçık olan bu mücadelenin
hedefi bellidir: içimizdeki patriyarkayı ortadan kaldırmak. Ve hepimiz
önce bunun sonuçlarından korktuğumuzu itiraf ederek başlamalıyız.

İlker Cihan Biner: Peki, erkeklerin, vurguladığınız gibi ama özellikle
radikal politika içindeki heteroseksüel erkeklerin, patriyarka
karşısında, feminist ve queer harekete paralel olarak bir mücadele
alanı açması mümkün müdür? Ve böyle bir politik mücadele neden
özellikle ayrı bir alanda kurulması gerekiyor?

Kürşad Kızıltuğ: Heteroseksüel erkeklerin ayrı bir politik mücadele
açmasının gerekliliği eril tahakkümün ve erkek kimliğinin kurulumunun
farklılığından kaynaklanıyor. Erkek cinsiyet kimliği hem tahakkümün
nesnesi hem de öznesidir. Bu yüzden eril cinsiyet kimliğinden
özgürleşme politikası iki yönlüdür. Hem tahakküm ilişkilerinin öznesi
olduğunu farkındalığını kazanmak hem de özelikle erkekler tarafından
birbirlerine uygulana baskıya ve kişinin kendi kendisine uyguladığı
içselleştirilmiş baskıyı fark etmek.

Hegemonik erkekliğin bu iki yönlülüğü erkeklerin, buna karşı mücadele
etmesini zorlaştırıyor. Çünkü zor olan, kişinin hem başkasına
uyguladığı iktidarı fark etmesi hem de bunu reddetmeyi öğrenmesidir.
Bundan daha da zor olan ise iktidar konumunda olmak için sürekli bir
baskı altında olan heteroseksüel erkeklerin, kendilerini bu cendereden
çıkarıp hegemonik erkeklikten özgürleşmiş bir erkek olmanın neye
benzer olduğunu bilememeleridir. Ya da bunu tahayyül edecek
cesaretlerinin olmamasıdır. Bütün güçlü görünme gösterisi de bundan
kaynaklanıyor.

Erkeklerin her an yaşadığı büyük bir korku kaynağı, o özgürleşme
halinin daima 'erkek olmayana' benzer olduğunun bilincinde olmaktır.
Ki bu yanlış bir varsayım değildir. Sorun bunu başka bireylerin
saldırısına maruz kalma endişesi taşımaksızın korkusuzca yaşamayı
öğrenmektir.

Erkeklerin cinsiyet kimliklerinden özgürleşme yolunda çaba sarf
etmelerinin en belirgin boyutu bu korkuyu yenme yönündeki gayretleri
olacaktır. Hayatları boyunca kendilerine hiçbir şeyden korkmaması
öğretilen erkeklerin, en çok korktukları şey de budur: erkekliklerinin
yani iktidarın elden gitmesi. Bu korku başkalarına ve kendilerine
neler pahasına iktidar olmaya mahkûm olmak ve başkalarını da kendi
iktidarlarına mahkûm etmek durumunda kaldıklarını fark etmelerini en
zorlaştıran şeydir. Bu yüzden de erkeklerin en solcusu, devrimcisi
anarşisti de dâhil olmak üzere, hegemonik erkeklik üzerinden bir
eleştiri geldiği vakit hemen savunmacı olma eğiliminde olur. O kadar
ki asıl sorunlunun, ayrımcının kendisi değil de onu eleştiren feminist
ya da queer politikası içindeki kişiler olduğunu iddia etmeye kadar
gider iş. Tıpkı en büyük terörist olan devletlerin bir parçacık
yaşamlarını iyileştirmek için mücadele eden sıradan insanları terörist
olarak düşmanlaştırması gibi. İnanmak güç ama anarşist çevrelerde
anarko-feministlere femi-nazi ya da 'siz kadıncısınız', 'asıl siz
ayrımcısınız' diyenler bile olmuştur. Sosyalist ve sol çevrelerde de
benzer vakalar bitmiyor. Tıpkı (eskisi kadar fazla olmasa da)
feminizmi bir küçük burjuva siyaseti olarak görmeye devam eden
sosyalist ve anarşistlerin var olmaya devam etmesi gibi.

Bu tür durumlara şaşırmamakla beraber, bu reflekslerin hâlâ bu kadar
güçlü olmasına üzülüyor insan. Çünkü  en cinsiyetçilik ve
heteroseksizmin en olmamasını umduğumuz yer bu çevreler. Ama bu
refleksler artık ayyuka çıkan bir eril iktidarın zayıflamasının da
alametlerindendir. Yani başka bir deyişle, bir yandan erkekler
arasında da ayrıcalıklı konumları terk edenler olmalı ki bu tür
çaresiz söylemsel saldırganlık hallerinin açığa çıkabilmesi mümkün
olsun. Ama zayıflığın asıl sebebi, kadın hareketleriyle lgbtt
hareketlerinin radikal politik çevrelerde artık hafife alınamayacak
bir etkilerinin olmasıdır. Bu yüzden artık radikal politik çevreler
içindeki heteroseksüel erkeklerin kendilerine dönerek politika yapmaya
başlamalarının zamanı geldi de geçiyor bile. Zira bunların hiçbirisi
salt kendi 'kişisel' meseleleri değildir.


Kaynak: http://www.jiyan.org/2012/03/23/kursad-kiziltug-ile-soylesi-heteroseksuel-erkekler-patriyarkayi-kendi-meseleleri-olarak-gormediler/

-----------

Kürşad Kızıltuğ: Kürt hareketini şiddet eleştirisi yoluyla köşeye
sıkıştırmak sinizmdir

Kürşad Kızıltuğ ile yaptığım söyleşinin ikinci bölümüne bağlanalım...

İlker Cihan Biner: Kimi anarşist çevreler 'şiddet' konusunda adeta
uzlaşı içindeler. Şiddet dediğimiz kavram pek çok düşünürce farklı
bağlamlarda konuşulmasına/tartışılmasına rağmen bu bahsettiğim
çevreler sabit bir şiddet tanımı üzerinden çıkarımlara sahipler.

Kürşad Kızıltuğ: Anarşist çevrelerde şiddetin kavranışına ilişkin bir
konsensüs ya da ortak kabül yoktur. Hiçbir zaman da olmamıştır. Tüm
dünyada, yaklaşık iki yüzyıldan bu yana, pasifizmi benimseyen
anarşistler olduğu kadar kuvvet kullanımı içeren mücadeleleri ilkesel
olarak reddetmeyen anarşistler de vardır. Anarşistlerin ortak
kabullerinden en önemli olanı tahakküm ilişkilerine, hiyerarşiye ve
devlete karşı olmaktır.

Bu karşıtlık noktasından, özgürleşme süreçlerinin nasıl yürütüleceği,
bireysel ve kolektif mücadeleler, örgütlenme anlayışları, siyasal
mücadele alanları gibi meselelerde anarşistler farklı akımlara doğru
çeşitlenirler.

Öyle ki kapitalizme karşı kolektif mücadeleler yoluyla toplumsal bir
devrimi savunma ya da bireysel bir yaşam tarzıyla anarşiyi inşa etme
noktasında da anarşistlerin farklılaştıkları görülebilir. Ve dahası
kapitalizme karşı toplumsal devrimin işçiler eliyle olması konusunda
anarko-sendikalistlerin sosyalistlerle ortaklaştıkları noktalar olduğu
kadar, daha farklı toplumsal örgütlenme biçimleri yaratarak komünleri
yaratma yönünde işçi mücadelesi yerine, yerel topluluk temelli
örgütlenmeleri savunarak anarko-sendikalistlerden ayrılan başka
anarko-komünistler ya da liberter sosyalist anarşistler vardır. Yine
benzer ayrışmalar, anarşistlerin bazılarını Marksist kökenli
özgürlükçü sosyalist ve özgürlükçü komünistlerle yakınlaştırırken,
bazı ayrışmalar da anarşistleri siyasal liberalizmin temsilcileriyle
yakınlaştırır. Bunlar geçmişten bugüne taşınan farklılıklardır.

Peki ya şiddet konusundaki tartışmalar?

Şiddet konusunda da tartışmalar çeşitlidir. Kimi anarşistler, hiçbir
şekilde kolektif eylem yoluyla kuvvet kullanımını onaylamazken,
Tolstoy'cu hıristiyan pasifistlere veya Gandhici sivil itaatsizlik
yöntemlerine yakınlaşabilir. Başka anarşistlerse bireysel silahlı
eylemler yoluyla propaganda anlayışında on dokuzuncu yüzyılın bazı
sosyalist devrimci akımlarının devrimci şiddet politikalarına
yakınlaşabilir. Aynı şekilde devrimci sendikalizmin teorisyeni George
Sorel'inanarko-sendikalizmin üzerindeki büyük etkisi bilinir.

Anarko-sendikalizmin ya da Ukrayna isyan ordusunun silahlı devrimci
ayaklanma ve direniş siyasetinin, günümüzdeki belli bazı anarşist
etkiler taşıyan Zapatista hareketinin silahlı direniş anlayışına
yakınlığından da bahsedebiliriz.

Bir eylemi engelemek isteyen polise karşı kuvvet kullanımı ya da
protestolarda mala yönelik saldırılar ya da eko-sabotajların çağdaş
anarşist hareketler içindeki yeri de son derece iyi biliniyor. Ancak
bu konudaki farklılıklar sadece anarşistler arasında değildir.
Esasında, kuvvetin nasıl kullanılacağı, kolektif mücadelenin
yöntemlerinin neler olabileceği, kitlesel ayaklanmanın veya büyük
ölçekli kitlesel protesto gösterilerinin, doğrudan eylemin yöntemleri,
siyasal iktidarlara, devletlerin kolluk güçlerine karşı mücadele eden
devrimci sosyal hareketlerin hepsinde tartışma konusudur.

Burada göz ardı edilmemesi gereken belirleyici parametrelerden birisi,
kolektif mücadelelerin var olduğu her yerde siyasal iktidarların ve
kolluk güçlerinin bu mücadeleleri bastırmak için çeşitli taktikler
geliştiriyor olmasıdır. Bu bastırma yöntemleri dünya ölçeğinde
bakıldığında değişkenlik gösterir. Devrimci kuvvetler olarak kolektif
mücadeleler, karşılarındaki iktidarın bastırma teknikleri kadar kendi
güç durumlarına göre de tavır alırlar ve tutumları olanakları
ölçüsünde çeşitlilik gösterir. Bu yüzden bu konularda, her yerde ve
her zaman diliminde geçerlilik gösterebilecek yöntemler önerilmesi
mücadeleyi baştan kaybetmeyi kabul etmek olur. Bir takım sosyalist
dergilerin silahlı mücadelelerin artık bittiğini ilan etmesinde de
örneğini gördüğümüz gibi.

O halde öncelikle bu tartışmaların anarşistlere özgü olmadığını
söyleyebilir miyiz?

Evet... Toplumun dönüşümüyle ilgili derdi olan tüm siyasal özneleri yani
anarşistleri, feministleri, sosyalistleri, ekolojistleri, lgbtt
örgütlerini, etnik ve kültürel kimlik mücadelelerinin tamamını
ilgilendiren büyük bir tartışma konusudur bu. Ancak dört başı mamur
bir çözüme kavuşturulduğu söylenemeyeceği gibi, böyle zannedenlerin
şiddetin ne olduğunu bile tanımlamakta zorlandıkları görülür.

Her şeyden önce yapısal şiddeti, yani bugünkü siyasal ve ekonomik
sistemlerin, patriyarkanın, tüm canlıların üstünde uyguladığı fiziki
zoru ve yaşamın kendi potansiyelini gerçekleştirmekten alıkonulmasını
tartışmadan şiddeti tartışmak abesle iştigaldir.

Liberalizmin, iktidardan etkilenenler ile iktidardakilerin konumlarına
aynı mesafeden bakan dili içinden konuşmaktır. Benim tercihim şiddetin
neden var olduğunu ve nasıl açığa çıktığını, ne şekilde işlediğini
somut durumlar içinde analiz etmeye yöneliktir. Şiddetin açığa
çıkışını incelemek ise, iktidarı tek bir merkez olarak görmeyip, daima
çok merkezli olarak dağıldığını, çatışanların daima iktidar ilişkileri
içinde çatıştıklarını görmektir. Ama bunu somut olarak görmektir. Yani
her tekil durumun içinde bir kez daha ampirik olarak analiz etmek.

İktidarın işleyişi, karşısındaki kudretini emdiği sosyal varlıkların
hareketlerini tamamen kısıtladığı ve onun potansiyellerini engellediği
her durum şiddet içerir. Muktedirden kaynaklanır şiddet. O halde
şiddeti bir ilişki içinde ve iktidarla çatışmanın zor yoluyla
engellendiği, ve tahakkümün tekrar tekrar tesis edildiği bir zor
ilişkisi olarak kavramalıyız. Bu durumda, şiddet, her türlü eşitsizlik
ilişkisi içinde, özgürlüğü kısıtlamanın veya bastırmanın yegâne şekli
olarak belirginleşir.

Silahlanıp dağa çıkan köylü, eline ilk geçirdiği cismi kendisine
saldıran erkeğin kafasına indiren kadın, falçata taşıyan seks işçisi
ya da grev yaparak patronu ağır bir durumun içine işçiye ne diyeceğiz?
Şiddet mi kullanıyor diyeceğiz?

Şiddete maruz kalanlar, muktedirin şiddet kullanma kapasitesini ya da
şiddetin zayıfların üstünde yol açtığı felç etkisini ortadan kaldırmak
için kuvveti ters yönden uygularlar. Yani bu aktif bir kuvvettir.
Çünkü şiddet daima egemenden gelir ve her seferinde, baskı altında
tuttuğu kişi ya da grubun eyleyişini kısıtlamak ya da söndürmek için
ortaya çıkan reaktif (tepkisel) bir güçtür. Ezdiği varlığın ayağa
kalkmasına tahammül edemez ve yeniden ezmek ister. Direniş içinde
ortaya çıkan ve egemeni sarsıntıya uğratıp ona zarar veren
(psikolojik, sosyal, ekonomik ya da doğrudan fiziksel de olabilir) bir
kuvvetin ise bir ayağa kalkma kuvveti olduğunu söyleyeceğim.

Bu kuvvetin muktedirlere zarar vermediğini mi söylüyorsun?

Grev yapmak fabrikatöre bal gibi de zarar verir; boşanan ve kendi
ayakları üstünde duran kadın bal gibi de eski "koca"ya zarar verir,
onun toplumsal konumunu, itibarını ayaklar altına alır. Örgütlenen
yoksullar, devletin ve sermayenin sömürü çarklarına çomak sokar. Ve
işte bu gibi durumlarda şiddet hala örgütlü zor aygıtını ya da
araçlarını elinde tutmaya çalışan taraftan gelir. Sokakta, sopalarla
polise direnen bir eylemci grup polisin engelleme kapasitesini sarsar,
'güvenlik zafiyeti' yaratır.

Burada benimsediğim bakış açısı, aktif ve reaktif güçler arasında
ayrım yapmayı gözetir. Egemen ve baskı altında tutulan toplumsal
gruplar arasında ayrım yapmayı gözetir. Hegemonik erkeklik ile
kadınlar arasında ayrım yapmayı gözetir. Ayrıcalıklı etnik kimliklerle
dışlanan ve aşağılanan etnik kimlikler arasında ayrım yapmayı gözetir.
E ama hala şiddetin, devletten, patriyarkadan, sermayeden, hâkim
etnisiteden ya da sömürgeci devletten, polisten askerden geldiğini
söylüyorsam, o şiddetin daima direnenlerin direniş ve özne olma
kapasitesini sınırlamak için geldiğini söylüyorum. O halde iki eşit
arasında paylaşılmış erklerin olduğu yerde şiddet olmaz, çünkü
tahakküm olmaz demek istiyorum. Bireysel ilişkilerde de bu böyledir.
Çünkü şiddet daima birinin diğerini sınırlamak ya da kontrolünden
kaçmasını engellemek için gelir. Başka türlü kuvvet kullanımlarıına
şiddet demek, şiddeti devletin egemen mantığı ve ahlakı içinden
tanımlamak demektir. Tıpkı, liberalizmin babalarından Hobbes'un şiddet
üstüne yaklaşımında olduğu gibi. Doğal durumda herkesin herkesle
savaşa tutuşacağını varsayan Hobbes, devleti bu savaşı engellemek için
şiddet tekelini eline alması gereken Leviathan olarak formüle ederek
modern askeri sınai kompleksin ve polis güvenliğinin fikri temellerine
en gerekli harçlardan birisini sağlamıştı.

Liberallerin şiddet kavramına yaklaşımı hakkında ne düşünüyorsun? Kimi
liberaller de bahsettiğimiz anarşist çevrelerle şiddetin tanımı
konusunda adeta uzlaşı içindeler...

Liberallerin durumunu anlayabiliyorum, üstelik onlar liberal olmak
noktasında dürüsttürler de. Ancak liberallerle şiddet özelinde
kavramsal bir paylaşım içinde olan kimi anarşistlerin durumunu
anlamakta zorlanıyorum. Anlayamadığım şey şu: yapılması gereken asıl
tartışma, taraflar arasındaki güç asimetrisi iken mücadele eden
özneleri değer skalasına vurma yetkisini kendilerinde gören bu gibi
anarşistlerin tartışmayı şiddetten başlatmaları. Tartışmanın
başlatılacağı yer şiddet değil siyasettir, çünkü toplumsal olarak tüm
kaynakların ve siyasal iktidarı etkileme kapasitesinin de eşitsiz
dağıtıldığı bir yerde Kürt hareketini şiddet eleştirisi yoluyla köşeye
sıkıştırmanın sinizm olduğunu söylemek isterim. Elleri temiz bir
durumdan konuşmanın liberalcesi veya hümanistcesi samimidir ama
anarşistçesi düşünülemez.

İşte böyle bir anarşistin süzme bir liberall hemfikir hale geldiği yer
soyut ilkeleri hayatın bütününe mekan, zaman ve toplumsal güç
ilişkilerden bağımsız olarak yaymaya ve kendisini de bu ilişkilerden
azade temiz bir yere oturtmaya çalıştığı andır. Kendisini ne kadar
anti-politik tanımlamak isterse, o kadar ana akım siyasetin egemen
akıntılarının dümen suyuna girer. Pozisyonunu mevcut hemegonik siyasal
pozisyonlardan birisine yamanarak yada aktüel siyasal gıdasını oradan
alarak oluşturur. Bir siyasal akıntının dümen suyuna girmek, eğer
orası devletin oyun kurucu egemen güçlerinin alanı ise utanç
vericidir. Ve Taraf gazetesinin vantriloğu gibi konuşan, liberallerin
sosyalistlerden ehven olduğunu söyleyen anarşistleri
anti-militaristleri işittiğimde, bu sahnede kendilerine problemsiz bir
yer bulabilen bu eğilimdekilerin anarşizme Türkiye'de özgü yeni bir
akım eklediklerini düşünüyorum: sol liberal anarşizm. Anti-politik
olduğunu iddia edecek birisinin paradoksu da budur işte.

Tekrar şiddet ve siyaset bağlantısı üstüne dönecek olursak, anarşizm
adına yapılan şiddet üstüne bu tür yorumlar şiddetin egemenden
geldiğini göz ardı edip, tarafları eşit güçlermiş gibi ele alma
eğilimi taşıyor. Şiddetin ne olduğuna dair ciddi bir tanımları
olmadığı gibi, verili açıklamaları apaçık Hobbes'un bıraktığı yerden
devralınmış duruyor. Çoğunlukla şiddeti her türlü iktidar ilişkisinin
kaynağıymış gibi ele alan cahil ya da Tolstoycu geriye dönük bir
anlayış eşlik ediyor. Kuvvet kullanımının yalnızca devletin tekelinde
olmasını tartışmak yerine, devletin ve sermayenin şiddetine
odaklanmayı es geçip, bir de üstüne direniş güçlerinin kuvvet
kullanımına odaklanıyor ve onu da devletle ve silahlı kuvvetlerle
eşitlemeye ya da denkleştirmeye çalışıyor. Bu yaklaşımın en büyük
şaşkınlığı ise, hem anarşist hem de devrimci sosyalist akımların ortak
tarihinin en önemli kesişim kümelerinden birisi olan anti-militarizm
konusunda yaşanıyor. Antimilitarizmin silahlı direnişi de
içerebileceğini bir oksimoron gibi göstermek isteyerek bütün anarşist,
sosyalist ve anti-sömürgeci devrimci tarihi bir çırpıda silmek,
değersizleştirmek istiyor.

Özellikle liberal ve anarşist çevrelerin Kürt Özgürlük Hareketine olan
eleştirileri de şiddet üzerinden...

Kürt özgürlük hareketi üstüne konuşabilmek, öncelikle bu hareketin
siyasal yönelimlerini, geçmişten bugüne değişimlerini tartışabilmeyi
gerektirir. Ancak anarşistler arasında yapılan ve çok yakından yapılan
bildiğimiz bu husustaki yorumların çoğunda, bu tartışmayı yapabilmek
için şiddetin kendi anladıkları gibi bir eleştirisi ön şart olarak
dayatılır. Şiddetin eleştirisinden kastettikleri ise Kürt hareketinin
silah bırakmasıdır. Oysa bu siyasi bir tartışmadır ve her ciddi siyasi
tartışma gibi o siyasi hareketin kendi öznesinin yani örgütlü mücadele
içindeki Kürtlerin kendi karar verecekleri bir şeydir. Şiddetin
eleştirişi, yapılacaksa eğer, bu eleştiri öncelikle neden bir silahlı
mücadele hareketinin ortaya çıkmak zorunda kaldığını ve buna
alternatif yolları ve o alternatif yolların ortaya çıkmasının
toplumsal ve siyasi koşullarını tartışmalıdır. Şiddetin eleştirisi, o
silahın yerini alabilecek siyasal kanalların yaratılması yönünde,
Türkiye'deki egemenlik ilişkilerinin aktif bir siyasi eleştirisini
gerektirir. Silahla direnenler, kendi eleştirilerini kendi içlerinde
yapıyorlar zaten; bunun zorunlu olmayabileceği koşulları yaratma
çabasını giderek daha fazla öne çıkarıyorlar. Bu yüzden Kürt
hareketinin potansiyelinin ne olduğunu ve olabileceğini konuşmak onun
silahlı kuvvet politikasının ve aynı zamanda kendilerinin de yol
açtığı şiddetin eleştirisini de getirebilir. Ama bu eleştirinin Kürt
hareketini olumlu şekilde dönüştürebilmesini umuyorsak, devletten
gelen şiddetin karşısına silahla direnmenin yerini alabilecek
özgürlükçü politikaları örmek için kendi bulunduğumuz yerde ne
yaptığımız da önemlidir. Kürtler devletin dayattığı zorunlu kimlik
politikasını reddederek özne oluyorlar, peki biz Kürt olmayanlar?
Yüksek sesle bize bahşedilmiş ve dayatılmış ayrıcalıklı Türklüğü
reddetmenin politikasını ortaya koyabiliyor muyuz? Ya da devletin
baskıcı politikalarını sınırlamak, siyasal alanı Kürtleri de içerecek
şekilde genişletmesi için, onu sıkıştırıyor muyuz? Bu soruları
cevaplamak kişisel olarak ya da anarşist veya sosyalist
doktrinlerimizin çıkarılma hazır reçetelerle mümkün değil. Bu gibi
soruların cevabını aktif bir politikaya çevirmek ve inşa etmek
gerekiyor.

Türkiye'deki anti-otoriter/anti-kapitalist hareketler ile dünyadaki
anti-kapitalist/anti-otoriter hareketlerin ilişkisi hakkında neler
düşünüyorsun? Sence arada bir bağ-iletişim var mı?

Bu bağ her zaman vardı ve bugün de sürmeye devam ediyor. Şöyle açayım:
Türkiye'deki anarşizmin ilk oluşmaya başladığı dönem İngilizce ve
Almanca yayınlarla anarşizm hakkında bilgilenmek yoluyla olmuştur. İlk
dergilerden bugüne kadar çıkan bütün dergilere anarşizm en başta
İngilizce'den ikinci sırada Almanca'dan ve kısmen de Fransızca'dan
çeviriler yapılması yoluyla tanınır. Ayrıca seksen sonrasında yurt
dışında göçmen olarak bulunan sol hareketten bireylerin anarşizmle
tanışmaları ve daha sonra buradaki arkadaşlarıyla haberleşmelerinin de
etkisi olduğu biliniyor. Bunun yanı sıra doksanlarda, zorunlu
askerliği ret (vicdani ret) politikaları, ekoloji, feminizm ve quer
gibi konularda da yurt dışına çıkışlar yapan arkadaşların kurdukları
bağlantılar ve aktardıkları deneyimler yoluyla buradaki benzer
hareketlerin şekillenmesi çok etkili oldu.

Sonraki yıllarda anarşizm içinde oluşan her yeni yönelim benzer bir
hattı takip etti. Toplumsal ekoloji, sınıf mücadeleci anarşizm,
anarşizm içindeki postyapısalcılık ve diğer radikal teorilerle bağ
kuran tartışmalar, anti kapitalist hareketin eylemci gündemini takip
edenler, yeşil anarşistler, uygarlık karşıtları, isyankar anarşizm,
anarko feminizm, anarkoqueer ve son olarak da Kürdistan'da çıkan
QıjıkaReş dergisi de anarşizm, postkolonyal teori ve milliyetçilik
ilişkisini farklı açılardan tartışmaya açtıklarında hep bu konuda
yapılmış yeni tartışmaların ne olduğu okundu, çevirildi araştırıldı.

Saydığım bütün anarşizm hatlarında yer alan tüm bireylerin,
yurtdışındaki yakın düşüncede olanlarla yazıştıklarını,
haberleştiklerini, ilgili dergileri takip ettiklerini, mutlaka bir
çeviri yayıncılığı yaptıklarını gayet yakından örneklerle biliyorum.
Ayrıca iki binli yıllarda giderek sıklaşan bir şekilde yurt dışından
özellikle batılı ülkelerden Türkiye'ye kısa ya da uzun süreli olarak
gelen, kalan, buradaki yoldaşlarına deneyim aktaran, hatta eylemlerine
katılan birçok anarşist aktivist oldu.

Uluslararası anarşist haber ağlarından a-infos'un 2000 yılından beri
Türkçe'ye düzenli olarak haber çevirmesinin de çok değerli bir etkisi
oldu. Şimdiye kadar bu iletişimler daha ziyade Batı'dan Türkiye'ye ve
Kürdistan'a şeklinde tek yönlü gibiydi. Ancak bir süreden beri bu
akışların çift yönlü olmasını sağlayan ziyaretler yanı sıra, buradan
farklı ülkelere gidenlerin deneyim aktarmaya başlaması da söz konusu
olmaya başladı. Uzun yıllar boyunca, çeşitli anarşistlerin
Türkiye'deki anarşizmin durumu hakkında güncellenen kısa raporlar
yazmaya başlaması da bir deneyim aktarımı biçimidir. Bu deneyim
aktarımının birkaç meyvesini örneğin Amerikalı anarşist Jason Adams'ın
"Batı Dışı Anarşizmler" adlı yazısında ya da Güney Afrikalı iki
anarko-komünist olan Michael Schmidt&Lucienvan der Walt'ın yetersiz
bir yazı da olsa Türkiye'deki Kürt sorununa ve yanı sıra bugünkü Kürt
hareketinin anarşizmle nispi ilişkisine değinen TheKurdishQuestion:
Through the lens of AnarchistResistance in theHeart of
theOttomanEmpire 1880-1923 isimli yazılarında görebiliriz. Ayrıca
yakın dönemde Mezopotamya Sosyal Forumu'na katılan JanetBiehl'in
'KurdishCommunalism' isimli bir yazı yazması ve bu konudaki
çalışmalarını sürdürmesi de önemli örnekler arasındadır. Propanganda
yayınlarından çıkacak Türkiye Ananarşizmine dair bir seçkinin yayıncı
bulduğu takdirde İngilizce bir kitap olarak basılacak olması da
mutlaka anılması gereken en önemli örneklerden birisidir.

Bunları bir arada düşünürsek, yıllardan beri Batı'daki anarşizmi hem
en kökensel hem de güncel ana kaynaklarından takip eden ve her biri
kendi politik yönelimini oluşturan farklı anarşist çevrelerin,
grupların, yayınların olgunlaşması, o etkileşimin başından beri hep
var olduğunun apaçık bir göstergesidir. Ancak elbette anarşizmin bir
tercüme olduğunu söylemek istemiyorum. Anarşizmin Türkiye'deki
alımlanışında ve kendine özgü deneyimler ortaya koyma çabalarında,
özgün sentezler yapmaya çalışan birçok anarşist var. Bununla beraber,
metne dayalı bir anarşizm anlayışına saplananlar, o metnin içinde
doğduğu deneyimden bağımsız bir evrensel temsil olarak ele alan ve bu
yüzden de anarşizmi kitabi dogmalara dönüştürenler de olmaktadır. Ya
da anarşizmin bir evresindeki belirli bir hattını alıp, kendi anarşizm
anlayışını bu hattın yerel bir devamı olarak oturtan ancak, çağdaş
anarşist politik grupları yeterince takip etmediği veya önemsemediği
için güncel deneyimleri ıskalayanlar da var. Tersine yine bir akıma
yaslanarak anarşizmin bazı akımlarını anarşizm dışı ilan etme eğilimi
dahi söz konusu olabiliyor. Bu son söylediğim yaklaşım özellikle,
anarşizmi bireycilikle özdeş gören, anarşizmin tarihindeki devrimci
dönemi, kolektif hareketler yoluyla yaratılmış mücadeleleri kapanmış
bir çağa ait gören, anlayışlar da var.

Bu tür yaklaşımların anarşizme dair çoklu bir algı içinde düşünmeyip
tekçi bir perspektiften hareket ettiğini, özellikle de farklı anarşist
/ özgürlükçü ya da liberter komünist deneyimleri karşılaştırmalı ele
alma ihtiyacı duymadıklarını söylemek isterim.

Türkiye'deki sistem karşıtı hareketlerin her kesiminde bu tür yerlici
içe kapanıklıklarla küresel deneyimleri takip eden bir açıklığı
genellikle birbiri içine geçmiş olarak görmek mümkün. Bence sorun ne
sadece tercüme bir deneyimi birebir buraya monte etmek ne de salt
yerel bir deneyime odaklanmaktır. Bence sorun yereldeki küreseli
ortaya çıkarmak ve başka yerlere de aktarılabilir ve uyarlanabilmeye
açık bir özgürlükçü politika deneyimi yaratmaktır. Bunun için de
yerele kapanmamak ama ayaklarımızı bastığımız yerde politika
yaptığımızı bilmek gerekiyor. Her yeni özgürlük alanı kendi içinde bir
politik alandır. Her şeyden önce kurucu politika yapmak ve politik
olmak zorunda olduğumuzun farkında olmak gerekiyor. Çünkü aksi
takdirde hiçbir tahakküm ilişkisine karşı aktif bir mücadele
yaratamayız.


Kaynak: http://www.jiyan.org/2012/03/27/kursad-kiziltug-kurt-hareketini-siddet-elestirisi-yoluyla-koseye-sikistirmak-sinizmdir/



More information about the A-infos-tr mailing list