(tr) Devrimcisiz devrimler / Süreyyya Evren

a-infos-tr at ainfos.ca a-infos-tr at ainfos.ca
Sat Feb 12 00:08:33 CET 2011


Devrimcisiz devrimler / Süreyyya Evren
Tunus devriminin patlak verdiği günlerde, iki kızkardeşin, Helen ve
Olivia Rosetti'nin Isabel Meredith takma adıyla yazdıkları (ve
başkahramanı da aynı adlı 17 yaşında bir genç kız olduğundan
otobiyografi gibi okunan) A Girl Among The Anarchists (Anarşistlerin
Arasında Bir Genç Kız, 1992) romanını okuyordum. 1992 dedim ama
romanın orijinal yayımlanış tarihi 1903. Rosettiler henüz 14-15
yaşlarındayken Meşale (Torch) adlı anarşist bir dergi çıkarmış üç
kardeş. Daha sonra politikadan uzaklaşmışlar ve kardeşlerin ikisi bu
romanı yazmış. Bir tür bildungsroman (oluşum romanı) diye anılıyor. 17
yaşında bir genç kızın babasının ölümünün ardından politize olması,
dönemin Londra'sındaki politik gruplarla tek tek bağlantılar kurması
ve sonunda kendini anarşist bir dergi çıkartırken bulmasını anlatan ve
dolayısıyla gene aynı dönemin kadını ev içine hapseden perspektifine
isyan eden erken bir de feminist roman örneği. (Kahramanımızın bir
'kız' olmaktan 'kadın' olmaya doğru geliştikçe siyasetten uzaklaşıp
aile hayatına kayması gibi daha sonraki feminist literatürden
uzaklaştıran öğelere rağmen kadının kendi kendini özgürleştirmesi
açısından bir referans olmayı sürdürüyor.)

İşte bu kitaptaki kahramanlardan biri o günlerin İngiliz
radikalizminin başarısızlığa yazgılı olduğunu veciz bir dille ifade
etmek için şöyle diyor: "Devrmciler olmadan devrim yapamazsınız!"

Önce Tunus geldi aklıma okurken, sonra sözü tersine iyice büküp acaba
"bütün devrimler devrimcilere rağmen yapılır" desem mi dedim, ama
sonra devrimci düşmanı bir çağda yaşadığımıza ve pek devrimciliği
özden eleştirmenin vakti olmadığına karar kılıp gözümü sadece Tunus'a
çevirdim.

Evet, Tunus için bir devrimcisiz devrim dalgası diyebiliriz sanırım.
Burada tabii kastedilen şüphe yok ki "profesyonel devrimcilik"
kurumunun yerini, yani Rahmetovların yerini, daha yaygın bir
devrimcileşmenin, herkesin dilediği anda "devrimcilerden biri" haline
gelebildiği bir yataylığın alması durumu. Belirli bir devrimciler yok
çünkü herkes devrimci, herkes devrimcilik kategorisine yatay geçiş
yapabiliyor ve dilerse çıkış yapabiliyor.

Yukarıdan olayları yöneten parti başkanları, merkez komiteleri yok.
Sözcü bile zor bulunuyor, ve bütün yayın kuruluşları eylemden
çevirdikleri insanların sözlerini 'sözcüden gelmiş' kabul ederek
yayımlıyor. Partili politika sevenler, bu tür devrimlerin
karşı-devrimci güçlerin eline geçme riski barındırdığını söylüyorlar.
Sanki devrimcili devrimler karşı-devrimcilerin eline sabah akşam
geçmemiş gibi geçen yüzyılda...

Devrimcisiz devrimlerin bir temel özelliği de -gene okuduğum feminist
romanı hatılıyor olabilirim bunu söylerken- her bir katılımcının tek
tek erklenmesine aracılık etmesi. Güçlendirmesi yani. Tam anlamıyla
Nietzscheci bir "güç iradesi"ne sokması.

Yirminci yüzyılın bu seçeneğin farkında devrimcilerinden biri olan
Osugi Sakae geliyor akla. Osugi, neden sonunda kaybedeceğimizi bilsek
bile bir greve girmemiz gerektiğini -ortodoks bakışın pek
'hazzetmeyeceği' haz terimleriyle şöyle anlatır: "Genelde grevlerden
yenilgiyle ayrılıyoruz. Bununla beraber, ne kadar dayak yersek
yiyelim, çatışmalar sırasında duyduğumuz neşeyi de unutamayız. Bu
duyulan, irademizi esnetmekten duyduğumuz hazdır. Kendi gücümüzün
sınırlarını denemekten alınan hazdır. Yoldaşlar arasında gerçek
yoldaşça duyguların ifade bulmasını görmekten alınan hazdır. Kendi
kişiliklerimizdeki gelişmeleri görmekten alınan hazdır."

Osugi'nin Nietzscheci/Sorelci yaklaşımı devrimci edimi
başarı/başarısızlık üzerinden ölçmemenin bir örneğini sunar. Daniel
Guerin da (kazanılıp kazanılmadığından bağımsız olarak) her devrimci
girişimin bu dünyadan el etek çekmemek, bir ayağını bu dünyada tutmak
demek olduğunu söylüyordu.

Devrimcisiz devrimlerde de tam bu yok muydu: Tunusluların yüzlerindeki
öfkeyi ve hazzı görüyorduk, havadaydı, hissediyorduk, bütün Arap
dünyası hissetti, erklendiklerini görüyorduk, üstelik
saygınlaşıyorlardı da. (Şimdi herhangi bir Tunuslu dünyanın herhangi
bir yerinde ben Tunusluyum derken bir yıl öncesine göre ne
farklılıklar hissetmektedir mesela. Kimse ona sen bilmemne partisinden
misin diye sormayacaktır. Çünkü öyle bir parti yok devrimi yapan.
Tunuslular yaptı.)

Tunuslular iradelerini hepimizin gözleri önünde esnetmediler mi? Kendi
güçlerinin sınırlarını denemediler mi? Her birinin tek tek kendi
kişiliklerinde bir değişim yaşanmamış mıdır sizce?

Bir başka soru: biri Tunus'taki devrimin Mısır'a, Yemen'e, Suriye'ye
nasıl sıçradığını araştırmak istese, bu konuda bir makale yazmaya
kalksa mesela, ne gibi doğrudan kanıtların izlerini sürebilir? Bir
takım Tunuslu devrimciler Mısır'a gidip olayları mı örgütlemişlerdir,
nasıl direndiklerini mi anlatmışlardır, bu sayede mi olmuştur 'domino'
etkisi, veya Tunusluların yazdığı elkitapları mı dolaşmıştır Mısır
sokaklarında? Yanlış anlaşılmasın bu çabaların her birini yapan
olduysa sonsuz destekliyorum çünkü bunlar da birer 'yapma'dır,
iradenin esnetilmesidir, gücün sınanmasıdır. Hiçbir eylem boşuna
olamaz -çünkü basitçe söylersek 'yapılmıştır'. Sonuçta işte etkileyen
bu oluyor -her türlü basın sussa da, yalan dolan yazsa da, ağzını
açmana izin verilmese de, örgütlenmene izin verilmese de, komşunu
görebiliyorsun, yüzündeki öfke ve hazzı görebiliyorsun ve bu öfke ile
haz tarafından örgütlenebiliyorsun (her vesilede öfkeyi bir hınç
göstergesi gibi kodlayıp itibarını düşürmeye çalışanlara inat elbet).
İradenin bu esnetilmesi çağrısı hiç bir partinin yapamayacağı kadar
güçlü bir çağrı oluyor -çünkü bu çağrı gerçekten herkese sesleniyor,
herkese bir partiyi iktidara getirmeyi değil, kendisi de dahil olmak
üzere bütün bir toplumu erklendirmeyi vaadediyor. Demek ki aslında bir
'domino' etkisi değil yaşanan: bir noktadan başlayıp bir noktaya doğru
ilerlemiyor, her erksizleştirilmiş noktadan başlayıp her noktanın
erklenmesine doğru (bir Mısırlı 'sokak sözcüsü'nün deyimiyle)
'patlıyor' devrim.

Ve bu çağrının hangi toplumlarda çalıştığına bir bakacak olursak
aşağıdan devrimlerle dolu gururlu tarihleriyle hatırlanan toplumlar
değildi bunlar.

Aman şimdi Arap Baharı iyi güzel de iktidara o parti değil de bu parti
gelirse vay halimize diyenler var. Uzun tarihlerine baktığınızda, o
parti değil de bu parti gelince mi felaket oluyor gerçekten bir
ülkede; yoksa iktidarı denetleyemeyeceğine çoktan ikna olmuş, rıza
üretmeyi kanıksamış, yukarıdan belirlenmeye duyarsızlaşmış, iradesi
törpülenmiş, gücü şırıngayla çekilip temsili organlara aktarılmış,
öz-erklenmeyi ufukta bile göremeyen ve tahayyül dahi edemeyen bir
toplum ortaya çıkınca mı felaket oluyor?

Evet, hangisi?


Süreyyya Evren - sureyyya at mexico.com / 06 Şubat 2011


Kaynak: http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1187091385&day=02&month=01&year=2011


[Bu makale, 6 Şubat 2011 tarihli Birgün gazetesinde yayımlanmıştır.]



More information about the A-infos-tr mailing list